DİYALOG MÜZESİ

DAĞHAN DÖNMEZ İLE

448. DİYALOG: FENERBAHÇE' NİN HÂLİ


Site tanıtımından sonra:



Merhaba Sosyal medya üzerinden yazarlarla yapılan diyalogların yayımlandığı bir mecra mı?

Orjinal bir fikir, tebrik ederim ancak şiir kategorisi göremedim!

Edebiyat Bölümümüze bakınız lütfen!


DAHA SONRA

Sizce uygarlık kriterleri nelerdir?
(ArtCRİTİCS)


Uygarlık, insanoğlunun zaman içinde dış dünyaya ve hatta içsel birikimine kattığı her şeydir. Bir biriktirme ve şekillendirme eylemidir kabaca. İnsanı, diğer canlılardan ayıran yegâne sebep, aşkın olma halidir. Yemek, üremek ve barınmaktan daha farklı dertler edinme özelliği... Bu hayal gücü olarak da tanımlanabilir.

Etimolojik olarak uygar kelimesi, yerleşik hayata geçen ilk Türk Devleti olan Uygurlardan türemiştir. Aynı anlamı karşıyan medeni kelimesi ise, Medine’li anlamı taşır. O coğrafyanın en gelişmiş kenti Medine’dir zira. Dil tarihi de bize gösterecektir ki, uygarlık bir nevi "kentleşme" demektir.

İnsanoğlunun yerleşmesi, kendi belirlediği düzene riayet etmesi, üretmesi ve bununla beraber tüketme kabiliyeti… Kültür biraz da, "serveti nasıl harcadığının cevabı" olarak çıkar karşımıza çünkü...

Tanımı böyle yaptıktan sonra, kriterleri belirlemek daha kolay olacaktır. İçinde bulunduğumuz çağda, uygarlığın en belirleyici göstergesi; doğru kentleşebilmektir. İstanbul’a atılacak alalede bir bakış dahi, yanlış kentleşmenin emarelerini görmeye yetecektir. İstanbul özelinde, yanlış kentleşmenin başladığı veya yoğunlaştığı dönemler; uygarlığın kriterlerinin ne kadar dikkate alındığını ya da doğru deyişle, "alınmadığını" ortaya çıkaracaktır. Şimdilik bu cevap yeterli sanıyorum; zira bu bir makale konusu.

Tanımlamayı baştan dış dünyaya hatta içsel birikime kattığı HER ŞEY olarak tanımlarsak İstanbul örneğinden devam ederek şikayet etmeye hakkımız olabilir mi, düzen - düzenlilik ile birikimin farkları nelerdir?

Şikayeti hiçbir koşulda başvurulacak bir merci olarak görmüyorum. Hayatta "düşünme ve eylem" vardır ve bunların birbiriyle ilişkisi döngüseldir. Ya da en azından döngüsel olması beklenir.

Düzen, düzensizlik, birikim bu kavramlar uçurum eşiği kavramlar. Çağrışımı kuvvetli, davetkar kelimeler... Biliyorsunuz, “düzen” siyasi bir partinin sloganına girmişti geçmişte, sağ bir tınısı vardır. “Birikim” sol görüşlü bir derginin adı oldu. Demir tavında dövülür... Bu kavramları kullanırken kısaca şuna dikkat etmeli, bulunduğunuz düzen tamamiyle edilgen mi?
Siz orada yalnızca bir çark dişlisi misiniz yoksa müdahil mi?
Bazen düzen dışı olmak da iyidir zira. Birikimse, size yarını nasıl hazırlıyor?
Ve siz ondan nasıl yararlanıyorsunuz?
Yararlanabiliyor musunuz?

Düşünmek, genelde soru sormaktır zannımca. Ben de öyle yapıyorum.

Kelimelerin sözlük anlamlarında kaybolmak yerine bireysel zihinsel işleyişimizi daha sistemli, kendince anlaşılır oluşturmak, ispat derdinden kurtulmak VE üretip bırakmak ne kadar doğru veya mantıklıdır sizce, mantığınız nasıl çalışır?

Kelimelerin anlamında kaybolmak, zor iştir. Mecnun’un çölde kaybolmasına benzer. Her babayiğitin bileğine uygun değildir. Bugün kelimelerin sözlük anlamı yok zaten, algılar var yalnızca - dönüştürülen sözcükler. Karagöz oyunları gibi yönetilen zihin dünyası.

Sorunuza dönersem, mantık tamamen -moda deyimle- bir üst aklın icazetiyle çalışıyor. Yollar belli, haritalar belli hatta yolcular bile belli. Tek direniş kaybolmak!

Kaybolarak nasıl varolabilir hatta başkalarına da ufak tefek de olsa - deneyimlerinizden yararlanarak, bir şeyler gösterebilirsiniz, dinci veya skolastik yaklaşım değil midir kaybolmak, hiçlik, nefs terbiyesi, egonun imhası..?

Kesinlikle değildir! Evrende "kaybolma" diye bir şey yoktur, kaybeden vardır yalnızca. Kaybolmayı burada bir metafor olarak kullanıyorum. Dayatılan, tek tipleştiren, kimliksizleştiren bir dünya algısının dışına çıkma durumu olarak... Bu mistik bir bakış açışı değildir. Aksine varlığı yalnızca aksiyonla, görünmeyle, hareketle açıklamak; post-modern bir algının tezahürü olabilir. Tüketim ve hızın…

Bir şeyler göstermek için, görünmeye gerek yoktur, göstermek yeterlidir. Oysa bu çağın en büyük sorunu, görünme çabası, fark edilmeme travmasıdır. Din diyorsanız, işte insanoğlunun yeni dini budur!

Varlığın varlığının bir göstergesi de ürettikleri - farklı ürettikleri değil midir, aynı şeyleri tekrar veya kopyalayanlar ne kadar vardır hele insan gibi bilincinin ve dolayısıyla dışındakilerin farkına varabilen bir varlık sözkonusuysa..?

Burada söz Aristoteles’e düşüyor. Her varlığın “telos” u vardır diyor. Varlığının nedeni ve matematiği… Bir meşe palamudu, meşe ağacına dönüşür. Peki bir insan yavrusu, neye dönüşecektir? Asıl soru budur. Oysa bugün, herkes benzer şeylere dönüşüyor. Kendi telos’unun farkında bile olamadan…

Yaşı yetmişe gelmiş profesörlerimizi görüyorum; A "böyle" dediydi, B "şöyle" dediydi diye diye ömürlerini tüketip gidiyorlar. Milyonlarca cümle ezberlemişler ama tümü başkalarının... Bir de toplumsal baskı mıdır: "Sen kimsin lan, A veya B dururken..?"

Neden bireyden korkulur?

Şahsen sorularının çoğunu sanatla çözen bir birey olarak; resim sanat dalı temelinde her bireyin parmak izi gibi fırça veya diğer alet darbelerinin ZATEN farklı olduğu gerçeği kendilerine öğretilmeyen resim sanatı sanatçısı adayları, milyonlarca bilgi zırvası ile iğdiş edilmektedirler...

İğdiş edilmiş bireyimsilerle dolu kalabalıklar ne kadar uygardırlar veya uygarlık geliştirebilirler?

Önce ilk soruya yanıt vereyim. Üretme faaliyetinin yerini, tüketimin almasının kültürel sonucu bu. Bireyden korkulmuyor aslında. O bireyin sağlayacağı statükonun kaybından korkuluyor. Fark edilmemekten, varlığa ulaşamamaktan korkuluyor. Konuşmanın başına dönersek, var olma korkusu öylesine ezici, öylesine şiddetli ki; kimse kaybolmanın mahmurluğunu ve derinliğini kavrayamıyor.

Günümüz dünyasında birey bu denli öne çıkmış ve güçlenmiş / güçlendirilmişken bu tür baskılarlada törpülenen ve zaten filizlenememiş bile insanımız nasıl rekabet edebilir, mümkün müdür..?

Eğitim kelime kökü itibariyle eğilmekten gelir. Bizde güzel bir laf vardır; ağaç yaşken eğilir. Ama bugün eğitim, sizin "iğdiş" diye izah ettiğiniz "budama" yöntemiyle gidiyor. Mustafa Kemal’ in bu coğrafya için ne denli bir şans olduğunu anlayamadık. Kucağımıza gökten inen armağının kıymetini bilemedik; tıpkı varlıklı, şımarık çocukların; bir elma şekerinin veya rengarenk gazlı balonların 50 yıl önce ne büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu anlamamaları gibi… Kucağımızdaki o armağan akılcılıktı.

Kaybolup ne yapacaksın, varolsana! Yaşam bir kez, fırsatı neden değerlendir miyorsun?

Atatürk' ümüz birey karşıtı veya nefs terbiyecisi miydi, onun aydınlanmadan anlayıp anlatmaya çabaladığı neydi, nasıl bir uygarlık hedeflemişti?

Tam bağımsızlıktan "kendi ayaklarının üzerinde durmayı" anlayamaz mıyız, başkalarında yok olmayı emredenlerden nasıl kurtulabiliriz ve Atatürk' ün yaşarken kurduğu küresel ağın özellikleri uygarlık hedefini nasıl örmüştü?

Ulusalcılık maskesi arkasında bireyimizi içe kapatıp, kapılarını kapattıranlar insanımıza ihanet etmiyorlar mı?

Soruları cevaplar geldikçe sorarsanız sevinirim.

Yaşamın “fırsat” sözüyle tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Bu bana biraz pazarcı ağzı gibi geliyor. Yaşam birkez ise, ölüm de bir kez. Kaybolma meselesini kapatıyorum. Benim anlattığım, anlaşılan kadardır zira.

Gazi’nin bir çok hüneri vardı. Bunlar üzerine konuşabiliriz. Ancak ben pek öne çıkartılmayan bir yanını konuşayım. Gazi, bir halk adamıydı. Halkına çok düşkündü. Cumhuriyeti kimsesizlerin kimsesi olarak tanımlamıştı. "Umutsuz durumlar yoktur; umutsuz insanlar vardır" diyebilmişti. Oysa bugün, çözüme yönelmek yerine yakınan, halkı küçük gören ve ülkeyi terk etmekten bahseden insanları görüyorum ve bunların ortak yanı, Atatürk’ü sevmeleri.

Atatürk’ü doğru anlamak mecburiyetindeyiz.

O' nun uygarlık hedefi ve kurgusu neydi / nasıldı?

Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını Meclis layık görmüştür. O’nun almak istediği soyismi, Öz’dür. O’nun uygarlık hedefi, "uluslar sosyetesinde özgün bir yerin sahibi olmaktı". Daima özün peşindeydi. Kimsenin gerisine düşmeyip, kendine has olabilmenin… Bunun altında yatan neden ise az evvel bahsettiğimiz halkına olan sevgisiydi. O’ na göre Türk insanı, hiçbir dünya vatandaşından aşağı şartlarda yaşamayı hak etmiyordu. Bunun için izlediği metot ise, rasyonellik olmuştur.

Tecrübeleri ve farkını öne çıkararak günümüzde de hâlâ yapıp ettikleri ve düşünceleriyle yol gösterebilmesinin sırrı sizce nedir, uygarlığı nasıl anlıyordu?

Sevgili Dağhan, ilk bölümümüzün son sorusu: "N'lcak şu Fenerbahçenin hâli?"







İKİNCİ BÖLÜM: FENERBAHÇE TÜRKİYEDİR.

Önce ilk soruya yanıt vereyim. İkincisi çok daha zor zira
 
Sanat ve düşünce alanında da böyle değil midir?

Platon örneğin, fikir dünyasında hâlâ yön belirleyicidir. Dostoyevski’nin insan ruhuna dair çözümlemeleri, psikiyatri için bugün dahi ilham kaynağıdır. Zamandan azâde olmak, evrensel olmak, hangi alanda olursa olsun; zekayı, bilgi ve sezgiyle birleştirmekle olur kanısındayım. Marangozundan, tornacısına kadar bu böyle… Mustafa Kemal’ in uygarlık anlayışı; kendi kimliğini koruyarak, -bugün bazı solcular "Türk" demekten bile korkarken- başka kimliklerin yaşama hakkına tecavüzden kaçınmak üzerinedir.

"Yurtta sulh, cihanda sulh!" Evvela Türk vatandaşı olacaksın, sonra dünya vatandaşı… Sağ cenah, bunu da eleştirir. Sulh, Osmanlı’nın aksine, hareketi durduran bir felsefedir diye düşünür. Cemil Meriç’in görüşüdür bu... Oysa gözden kaçan şu; aynı zihin, bireysel manada salih insan olmak gayesindedir. Sulh kelimesi de aynı anlam havuzundan, aynı kökten gelen akraba bir kelimedir. Bu ciddi bir tezattır.   

İkinci sorunuza yanıt olarak: Türkiye’de her şey değişir, bu soru değişmez. Çünkü Fenerbahçe, Türk sporunun Güneş Sistemi’dir. Her şey onun etrafında döner. Fenerbahçe tribünlerinde bir slogan atılır zaman zaman: “Fenerbahçe Türkiye’dir, Türkiye Fenerbahçe...” Türkiye’den farklı görmüyorum Fenerbahçe’nin halini. Türkiye’de cumhuriyet değerleri nasıl sekteye uğramışsa Fenerbahçe’de bu ölçüde darbeler yemiştir. Sosyolojik bir tabanı vardır bu tespitin.

Himmet paraları, “nereden onların stadı oluyor, biz yaptık yav” söylemi, bir konuşmada 39 kere sayın Cumhurbaşkanım denilmesi, Türk futbolunun gündemine bu dönemde girdi. Bunun tersi olarak ise "enerbahçe, siyasi anlamda büyük bedeller ödedi ve direndi. İzmir Marşı, Ali İsmail Korkmaz bestesi ve niceleri oradan çıktı. "TSK’nın yapamadığını yaptı" demişti İlker Başbuğ. Bunları atlatmak kolay değil elbette.

Diğer branşların hepsinde, muazzam işler yapıyor Fenerbahçe. Hatta Türkiye’nin belki de tek temsilcisi oluyor muhtelif branşlarda ancak futbol kötü. Düzelir diye düşünüyorum zamanla... Ama bundan daha önemlisi, Fenerbahçe’nin bu dönemde göstermiş olduğu diklenmedir. Bu dönemin ilerde belgesellerinin yapılacağını, kitaplarının yazılacağını düşünüyorum. Belki birini de ben yazarım. Bu arada sorunuza yanıtı şöyle tamamlayayım, 66 yaşında -hâlâ Fenerbahçe misket oynasa heyecanla izleyen babamı selamlıyorum!

Genetiğe kadar giden yanıtlama biçiminizde kelime yoğun anlatım kurgunuz doğrultusunda devam edersek; evrenselliğe ulaşmanın önemli kriterlerinden bir tanesi de var olan bağ ve bağımlılıklardan sıyrılarak üst, genel, kuşatıcı ve önemlisi kesin bilgiye dayalı esaslar etrafında dönmek ve gelişmek - ilerlemek gerekiyorsa maddelemen de özgür kriterler bireye bırakılabilir mi yoksa bizde olduğu gibi artık işlemese de zorla işletilmeye çalışılan Ortaçağ-ilkel devletçiliğiyle ne kadar çözüm üretilebilinir?