DİYALOG MÜZESİ

TİYATRO

Devlet Tiyatrolarının bu haliyle sorun oldukları, özelleştirilmeleri halinde daha verimli ürünler çıkabileceği görüşüne katılırmısınız?
 

Ben, kurumdan ayrılmaya hazırlanıyorum önümüzdeki ay, yinede sorunuza cevap vereyim...
Tiyatro, "iki kalas bir heves" olarak bilinir - tanımlanır, zaman zaman fakat tiyatro görsel sanatlar içinde en maliyetli olanların başında gelir. Bunun sebebi de atmosfer yaratma şartıdır. Doğru atmosfer yaratıldığı zaman ilizyon sağlanabilir, ilizyon olmazsa özdeşleşme unsuru da ortadan kalkar. Özdeşleşemediğiniz zaman tiyatrodan soğur ve biraz daha az gitmeyi tercih edersiniz. Parasız tiyatro olmaz. Şu anda zarar eden bir kurumdur "Devlet Tiyatrosu" ve zarar eden bir işletmeyi de kimse devralmak istemez. Sponsor olabilmesi için tiyatronun şart olduğunu bilmesi gerekir öncelikle, o para sahibinin.

Tiyatroya emek veren sanatçılar bu hususta dayanışma göstererek sponsor arayışlarına gidebilirler mi?
Kendi kurumlarını satın almaları mümkün müdür..?

Bu arada Fazıl Say'ın her hareketini ve her çıkışını ya da açıklamasını tasvip ediyorum anlamına gelmez, onun sanatını desteklemem.
Devlet tiyatrolarının kuruluş amaçalarında bir tanesi; "tiyatro halkın üniversitesidir"den hareket ederek kar etmek üzere kurulmamış yaygınlaşma politikasıyla sokaktaki boyacı çocuğa bile tiyatro seyrettirmeyi hedefler. Bunu bölgelerde şahsen şahit olarakta yaşadım. Devlet Ttiyatroları sanatçıları tarafından devranılarak işletilemez lakin "bilet fiyatlarının 7 liradan 40 liraya çıkartılma şartı" oluşur, bu da sadece parası olanın tiyatroya gitmesine neden olur.
 
Sizin mesleğiniz nedir bu soruları kime karşı cevapladığımı bilmek isterim ama tabi açıklmak zorunda da değilsiniz.
 
"Sanalda Gerçek Diyaloglar" projesinin yazarlarından birisiyim.
Amacımız sanata emek verenlerle diyaloglar gerçekleştirerek toplumda "sanat fikrinin aşılanmasına" katkı vermek.
 
Esrarengiz.
 
 
Şunuda belirtmek isterim, bu söyleşide bulunmalı!
Eğer devletin tiyatrosu kapanırsa ki sahnelerimiz satılıyor son noktada. "DT" oyuncuları tiyatrosu kapandıktan sonra pazarda limon satmayacak tabiki; evlerde tiyatro yapmaya başlayacak, gerekirse beş kişiye oynaycak, gerekirse o gece 23 kişiye oynaycak ve "politik tiyatro yapma şansı kontrol altındayken" şu anda her sokakta her apartmanda bir tiyatro sahnesi "peydah olduğunda" kontrolde kendi yüreği ve aklı olacak.


Normal. Yobaz kafalılar, pardon küçük düşünüyorlar... Mesela Komedia del Arte, baş örtüsüz oynanmaz, günahtır. Bunu hangisi ciddiye alır..!
 
"Süt danası gibi devlet ineğinin sütünden kesilemediniz gitti 70 yıldır" dedik, söylemediklerini / yapmadıklarını bırakmadılar.

Çok ukala ve şımarıktılar ve hep küs...
 
Neymiş efenim Cumhuriyet'in emanetleriymişler.. "Ulan" dedik, "siz cumhuriyetin emanetisiniz de biz onun bunun çocuğumuyuz" Alışmışlar maaşa.
Sanatçı okumalarına dönecek olursak, neden okumuyor bizim sanatçılarımız?

Okuma yazmaları yok.
 
Kulislerde, dedikodu cafelerde birbirlerinden ezberlediklerini yutturma çabaları nedendir, kim dur diyecek bu işlere?

Ayrıca şeffaf değiller. Hep Nazım okunmazki...
 
"Ölü adamların sırtından geçinmeyi bırakın artık" diyoruz. "Vay sen Nazım'a karşı mısın?" diyorlar Bir de Aziz Nesin!

Ben çoktan bıktım bu muafazakâr korkak sanattan.
 
Çok kötü bir huyları da anında dedikoduya başlayıp karalayıvermeleri... Hiç vicdanları yok
Siz neler yapıyorsunuz, neler yaptınız?

Ben genelde "uraufführung" yani ilkyazılan oyunlarda yer aldım?
Kader ama iyi kader. Yazıyorum, oynuyorum, yönetmenlik ve öğretmenlik...
Benim aküm bitiyor ve oğlumlayım sonra bir ara görüşelim.
 
Natürlich. Buraya kadar olan kısmı yayınlıyorum izninizle

Aaa, bir de şu var; yabancı oyunları çok iyi oynadılar biz mi duymadık. Ama çok iyi oyuncuları olduğu halde 30 sene önce DT oyuncularının bazılarına Kuranı okuyun demiştim, gülmüşlerdi...
 
Şimdi... Ben onlara gülüyorum. Yahudiler Tevrat'ın, Hristiyanlar Incilin oyunları'nı yaptılar... Biz?
 
İmkan olsa Kuran’ ı sahnelemek isterdim. Bu benim fikrim, çalınmasın.
 
Türk sanatçısı birazda araklar...



Elbette orada bir sorun olduğu kanısında değilim. Önce şiir vardı. Bütün sanatları içine alanın sinema olup olmadığını irdeme çabasındayım, son bütünde.

Mutlak her gün bir film izlerim. Eniştem sinemacıydı; makinistti çocukluğum salonlarda geçti ve yoksulluk içinde çekip gitti bu dünyadan. Elbette sinamacılarımıza yapılan haksızlık çokta büyük ve kahredici. Şimdi tarihsel mite bakacak olursak sinemanın olmadığı dönemlerde Hallacın ve çok daha eski ozanların derinlerinden akan kanlar dünyanın akarsuları olur. Kıyaslama biraz zor. Tiyatral tarihte de aktörler şiirle kurdular anfilerini, şarkıları ve sözlü gerekçeleri yargılandı önce. Antik Yunan'dan örnekler daha çok verilebilir.

Onda şüphe yok, asla tartışmam ve tartışmaya açmam bile. Sanatın son kertesini irdelemeye çalışıyorum. Ayrıca bir sorum - yukarda kaldı: Kuş gibi güçsüz bir canlı yerine aslan veya daha öne çıkan canlılar grubunu seçmeyi düşündünüz mü hiç? "Aslan Kral" gibi...

Yok.
 
Kuşlar herbir tüyüyle, uzakların göç yollarının yaşama iadesiyle sunumlanmasıdır. Kas yapısı gerekçe olamaz. Bakma "kuş beyinli" dediklerine... Kral Aslan ya da Lafontein'in hikayesine.
Karganın çok iyi bi bilge olduğunu bilirim ben. Günümüzün sultanlarında O veli çevirisiyle başka bir tür yakalamış bizi. Kuş önce bu göçte iç göçü bize veren bir telekominikasyondur -hem de baz istasyonu olmadan. MOLASIZ ÇIKAR YOLA. SİMURG' u düşün ya da zümrüt-ü anka'yı... Daha eskilerden karakuşu ya da...

"Mantıkut Tayr" diyosunuz anladığım kadarıyla, kaç kuştan bir kuşun bilgeliği. Detay bilmiyorum ama oradan mı yürütmek istediniz mesajı, son kertede gerçek nedir?

Hayır, yazdığım bir oyunun prömiyeri dün yapıldı. Altı aydır sahnede köle gibiydik.
"""mantıkuttayr diyosunuz """
 
Bunu bir okuyucum yorumlamış yazdığım bir metne. Ben ilk defa duydum.
 
Takip ettim biraz. Sarıyet Belediyesi...Sahneden bir kaç foto da izledim.
Sizin o türünüzün müzikal-dans gösterisini Hamburg'da görmüştüm. Sadece o oyun için tiyatro binası inşaa edildiğini ve dünyanın heryerinden izleyicilerinin geldiğini biliyorum.
Farkı nedir?

Ben "Çöp Kuşlar" adlı oyunu otuz yıla yakındır yazıyorum. İlk defa 90'lı yıllarda İstanbul üçüncülüğünü aldı. Resim çalışmalarım, albümlerim de bu çalışmanın konseptinde. Yazdığım her şeyin kalabalık bir kanatlısı gibi yani tikel bir çalışmayı öteleyeli çok oldu.

Daha önce "Martin Luter gibi bir şey arıyorum" diyen bir tiyatro insanımızla diyalog yapmıştık. Tümünü bütünleyince ilginç şeyler çıkıyor çünkü.

Her öncü kendi ölçeğinde misyonunu tamamlar. Benim öylesi bir derdim olmadı. Köşedeki manavın kahramanlığı bazen Martin'i de devirir. Doğa başka türlü çalışır ya da sokak.
 
Bahsi geçen sanatçı, tek kişilik bir oyun arayışında olduğunu ve özel tiyatrolarla görüştüğünü, yazarların da öylesi bir eserlerinin olmadığını belirtmişti.
Süreç mi zorluyor bizi, yani bizdeki tiyatro yazarları böylesi bir eser üretmediler mi şimdiye kadar?

Evet, yaşam bireyselleşirken sanat ve edinimleri de kalıplanarak tasmalanıyor belki. Vardır üretmişlerdir. Çöplenmenin kargaşasından habersizizdir belki de..!

Tecrübelerinizle örneklendirebilir misiniz, bizdeki "Martin Luther benzeri" tiyatro yazılarını.

Benim tiyatro yazarlığım yok...

Kendisine H. Bektaş'ı gösterince, "yakın" demiş ve derneklerin karşı çıktılarını belirtmişti.

Sadece, dramatizasyon ağırlıklı bir oyunun kurgusunu yazdım, yönettim. Bakmam öyle pek "kim ne yapmış ya da yapacakmış" diye. Hep şöyle düşündüm "SENDEKİ YAPRAĞI ÇEVİR VE ORAYI OKU, BAZEN AĞACIN YAPRAĞA YASLANDIĞINI UNUTMA". Şimdilerde toplumsallık bireysel tutkularla yönlendiriliyor. Meta pazarı tüketim de bireyi hedef aldı.
 
Genel bunalıma gelip dayanıyoruz. İnançların yerine bilimsel düşünceden önce sanatla iyileşmiş bir toplumsallaşma hayal midir?

Sanat ve sanatçı bu kuşanmadan sıyrılmayı bir şekilde çözümlemeli bence. Dünyadaki diğer sanatçıların da işin içinde olduğunu görmek gerekiyor.
Yani Girit'teki balıkçı İstanbul Boğazı'ndaki sudan yosunla aynı olmalı. Sanatçının kıyısızlığı daha da arttı ama bireyselleşti de. Bu çelişki, sancısını bir şekilde çözecek sanırım. Doğadaki çöplenme çoban çocuğun sürüsünde de var. Balıkla sürü aynı potada sanatçı duvarına vurmalı, orada örüntülenmeli.



Sanat ortamınıza dönecek olursak; üretimine katkı verdikleriniz ve üretmeyi planladıklarınız nelerdir?
 
Üretimi her zaman içinde bulunduğumuz koşullara bağlı olarak duygular yönetiyor.  Benim oyunculuğa yöneldiğim zamanlarla, müziğe yakın olduğum zamanlar hiç bir arada olmadı. Bunu, birlikte aynı anda yapabilenleri çok takdir ediyorum. Sanırım bende konsantrasyon sorunu var.

Şimdi yeni bir oyun hazırlığındayız ekip arkadaşlarımla. Henüz çok yeni bir hazırlık. Müzik hiç aklıma gelmiyor mesela. Bu ara hayatımda ki tüm sesler tiratlar şeklinde, melodi yok. Bununla birlikte üstada öykünerek şöyle yanıtlamak istiyorum.

"En güzel şarkılarım henüz yapmadıklarım.
En güzel oyunlarımı henüz oynamadım".
 

Çalışmalarınızı nasıl planlarsınız, ekibiniz var mı, programlı çalışmayı nasıl önerirsiniz?
 
Ben çok mükemmeliyetçiyim. Hiç bir işimde hiç kimseye sonsuz güvenemem çünkü bugüne dek -ne yazık ki birlikte çalıştığım insanlar beni hep üzdü. Yani artık bu konuda çok "pimpirikliyim" ve çok gıcığım! Henüz endüstrileşmiş bir tarzda çalışan ve o şekilde para kazanan biri olmadığım için, kocaman tek kişilik bir ekibim diyelim.
 

Hazırlandığınız yeni oyununuzdan bahsedebilir miyiz?

Memnuniyetle. Neil Simon'un "Aklımdaki Kadınlar". Orjinal adıyla "Jake's Women'ı" hazırlıyoruz. "Tiyatro Öykü'nün" ilk oyunu olacak bu. Yönetmenimiz Zeki Gürdal Karaoğlu. Ekipte; Alper Atak, Şebnem Özinal, İlter Cebeci, Serap Ogan, Ceylan Yılmaz, Tuğba Sarıünal ve bendeniz varız. 20 Şubatta prömier yapacağız inşallah.

Başarılı olması, izleyicilere elektrik vermesi dileklerimle.
Kadının toplumumuzda yücelmesi ve daha güçlenmesi için önerilerinizi almak istiyorum. Hatta diyalog başlığını bu konu ile ilintilendirmek arzusundayım.
 
Belki çok klasik bir yanıt olacak ama eğitimin önemini vurgulamak istiyorum. Yücelmek ve güçlenmek sadece bilgi ve elbette paralelinde farkındalıkla olabilecek bir şey. Farkında anneler farkında çocuklar yetiştirir. Farkında çocuklar farkında toplumları oluşturur ve farkında toplumlar kadınlarını yüceltir güçlü kılar. Bu bizim -ne yazıktır gerçek anlamda, kendi toplumumuzda harekete geçiremediğimiz böyle hayırlı bir döngüdür. Sürer gider...

Katkı verdiniz, teşekkür ediyorum. Başarılarınız devamı dileklerimle.
 
Ben teşekkür ediyorum. Ayrıca geç iştirak ettiğim ve sizi beklettiğim için özürlerimi kabul edin lütfen. İyi çalışmalar.