ERİM ŞİŞMAN İLE
HAYALİ ARKADAŞ
"Çıplak Çelik ve Çello" paylaşımı ile diyalog başladı.
Diyaloglarımıza katılırsanız sevineceğim sevgili Erim.
Nasıl katılacağımı anlamadım. İlk kez duyuyorum böyle bir şey...
O halde şöyle bir ön bilgi vereyim:"SANALDA GERÇEK DİYALOGLAR" PROJESİ (SGD PROJECT)DİYALOGLARIN GENEL ÇERÇEVESİ...
Öncelikle sanata emek veren kişilerin arasına soktuğunuz için teşekkürler. Kafama göre bir konuyla giriş yapıyorum o halde...
Örneğin Çelik'in çıkışını olumlu bulduğunuz görülüyor ayrıca "Proje Manajerliği" gibi bir titel'iniz de var. Bütünleştirebiliriz.
Proje menajerliğim "hayatta kalmamı sağlayan bir iş" diyelim. Asıl mutluluk, yazdığım kitaplar -aslında...
"Hayat enerjisi sonsuzdur". Katılır mısınız? Kendinizi bazen pelt - bitik hissettiğiniz olur mu?
Böylece yazmaya başlayarak küfretmeyi bırakabilirim. Şu anda öyle hissediyorum. Sonsuz olan bir enerji var içimizde ama hayat enerjisi mi bilmiyorum?
Nasıl yapsak!
Sesinizin çıktığı kadar bağırmayı denediniz mi hiç? Sesinizde açılıyor böylesi durumlarda.
Kendimi genelde bir yere kapatıp ağlamaya çalışıyorum -yılmaya başladığım zamanlarda ama gülme tutuyor.
Tecrübelerime dayanarak yazıyorum: "Gecenin karanlığında kütüphanenin karşısına geçip -aaa- diye ve diğer seslerde çok bağırdığım olmuştu. Daha sonra bir defasında bir arkadaşımı götürdüm oraya. "Ooo sesin baya açılmış" dedi. Sonra alışıyor insan. Dünyada öyle akla hayale gelmedik kötülükler var ki..?
Bence dünyanın doğası kötülük üzerine. Daha doğrusu canlı organizmaların doğası.
Pilavcının teki; "pilavda bir şey yok bence siz gerizekalısınız" demiş ya, hani... O mantık işte... Biz bambaşka bir şeye dönüştürdük dünyayı hayal dünyamızda. Gerçekte öyle değil ama...
Kusur ne kelime? Tam anlamıyla virüsüz... Dünya kanserli hücre biz sürekli çoğalan virüsler... Şimdi yazmak için bir mekan arıyorum sonra devam edelim mi?
Tamam. Ne zaman devam edebiliriz. Şöyle kurtlarımızı bi dökelim ...
Gün içinde size yazacağım. Akşam,10 filan nasıl?
TAM ZAMANINDA
Çok acayip şeyler yazdım. Bu ara ilham patlaması yaşıyorum.
Polisiye ne, ne polisi? Bari romanlarda polis olmasın. En azından benim romanlarımda korunması gereken burjuvalar yok o yüzden Emniyet Müdürlüğüne de gerek yok.
Ne düzeni abi?
İlham düzeni.
Sanırım bana gelen ilhamlar düzensiz. Şimdi sürekli "Moonlight Sonata" dinliyorum.
İşte onları düzenlemelisin zihninde, notlarını merak ediyorum bu aşamada?
Yazarken bir şey düşünme fırsatım bile olmuyor. Şimdi yeni kitabım üstünde çalışıyorum.
Sanırım yok abi... Gerçi Panama Yayınevi hallediyor...
Eğitimsizlik insanın ilham patlaması çıplaklık bence. Saf düşüncelere sahip olamadığını fark edince soyunmaya başlıyorlar. Mesela nü çizimin sebebi nedir?
Yani çıplaklığın hakim olduğu tasarlanan cennette müzik aletlerine ve sanatçılara ihtiyaç olmalı mıdır, bütün arzuların anında yerine geleceği bir ortamda erkeklerin kadınları tavlayabilmek için halden hale, türden türe girmelerine, birbirleri ile kavga etmelerine gerek olacak mı, SENCE?
"Anatomiyi tam olarak algılayarak bir yüzeye aktarmak" diyelim. Bence cinsiyet ortadan kalkarsa cennetteki herkesin kafası rahatlar. Bence Zeki Müren neredeyse cennet orası olsun.
Hormonlar ve vücut kimyasallarımızı kontrol etmenin başka yolları olabilir mi? Sevişmeden durabilen bir canlı tanıyor musun?
Ercan Saatçi. Şaka yaptım Abi. Bence yaşlılık ve çocukluk tek kontrol... Bence bir canlının en güzel yaşadığı dönem de çocukluk. Hastalık olmasa yaşlılık da aynı şekilde keyifli. Yavaş hareket edebilmenin huzuru yaşlılıkta. Hızlı hareket etmenin cesareti çocuklukta. Biz hayatın "arafında" kalan bireyler ne hızlıyız ne yavaş. Bu yüzden seks peşindeyiz. Yapacak bir şey yok.
Yani ilham patlamalarının ve sürekli üretim arzusunun temelinde aslında doğanın bu değişmez kanunları yok mudur? İnsan ne yapmak istiyor?Acaba yaşlılar enerjilerini tükettikleri veya azalttıkları için mi yavaş hareket ediyorlar? Durgunluk mu, sürekli devinim mi? İhtiyarlar bizi kandırıyor mu?
Şöyle Abi: "Atmış yaşından sonra insanın genel olarak ne olacağı belli değil bu yüzden -aceleye gerek yok, ha gittik ha gideceğiz kafasında- bir rahatlığa ulaşılıyor". Çocukluktan sonra çekilen cefanın sefası = yaşlılık. Mesela "23 yaşından sonra vaktin nasıl geçtiğini anlamadım" der bazı insanlar. Çocukluk ve yaşlılıkta zamanın göreceliliği daha iyi anımsamıyor bence. Çocukken aceleciyiz yaşlanınca battı balık yan gider hesabı yavaşlıyoruz. "Yavaşlarsak zaman da yavaşlar belki" diye içgüdüsel bir hareket de olabilir. Hatırlamaya çalış mesela her çocuk bir an önce büyümek ister. Belki onların da aceleci olma sebebi budur.
Evrende yer edinme diye bir şey yok abi bence, bir şey bulmak üzereyim insanlara anlatmaya çalışarak o "şey'e" ulaşacağımı düşünüyorum.
Bu durumda diğer insanların meşguliyetleri seni korkutuyor mu? Anlaşılamamaktan korkar mısın?
Edebi anlamda herhangi bir şeyden korkum yok. İlk sorun inanılmaz oldu bu sırada. Zaten problem insanların (ben de dahil) meşguliyetleri... Neden bir şeylerle meşgulüz? Düşünsene bir kişi bile olsa meşguliyetlerini yazdıklarımı okuduktan sonra boşverdiğini...
Aslında hepimizin ulaşmaya çalıştığı şey aynı; hepimiz farklı coğrafyalardan, farklı dillerde o amaca ulaşmaya çalışıyoruz ya da ulaşabilmiş insanları anlamaya çalışıyoruz. Tek sıkıntımız global anlamda düşünemiyor olmak. Global düşünemeyen bir insan nasıl kozmik düşünebilir -ki bence kozmik anlamda düşünebilmeye başlamak ulaşmaya çalıştığımız "şey"e ulaşabilmek adına sorulan ilk sorudur mesela ben doğru soruya ulaşmaya çalışıyorum. İşin zor tarafı gerçekten doğru soruya ulaşana kadar sorulan tüm soruların anlamsız oluşu.
Gerçek arayışı mıdır? Öyleyse sana bir tüyo vermek isterim, çünkü ben de çok düşündüm bu konuları: "Gerçek, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır".
Peki, sence yanlışı bulmak mı doğruyu bulmak mı daha aydınlatıcı?
Ama bir şeyi doğru yapan şey bulunan yanlış değil mi?
Yanlış karanlık gibidir. Gerçek ise aydınlığın kendisi. Işığın olmadığı yerde hiç bir şeyi göremeyiz.
Karanlık olmazsa da ışığı fark edemeyiz. Nerde yaşıyorsunuz? Şehir olarak yani...
Ama insan olarak düşünmemeliyiz bence, evrenin çoğunu olşturan şey "karanlık madde ve karanlık enerjidir" bence cevap karanlıkta. Işığa aşkımızdan dolayı ulaşamıyoruz bir "şey"lere, ışık o kadar sağlam bir ilizyonist ki iskambil kağıtlarına bakmaktan numarayı yakalayamıyoruz.
Karanlık madde kavramı aslında madde olmayan başka bir şey fakat tanımlamak için bu biçimde kullanılıyor.
Sanatçı duyarlığı burada ortaya çıkıyor. Sanatçı hissedebiliyor çünkü...
İnsanın farkı, farkedebilmesi ve arzularıyla çevresini düzenleme isteği ve becerisi.
"Akaşa"yı duymadım.
Kitabımda şöyle bir şeye yer verdim: " Çocuk ilk önce gezegenleri güneşi v.s. öğreniyor, Güneşin etrafında dönen gezegenlere hayran oluyor sonra atom elektron nötron v.s. öğreniyor". Babasına elektronları göstererek soruyor: "Baba, bu gezegenler nerede?" diye, "içine kimler yaşıyor?" diye. Babası, "onlar senin içinde oğlum, gezegen değil onlar içinde de kimse yaşamıyor" diyor. Çocuk babasına "nereden biliyorsun?" diye soruyor. Baba cevap veremiyor. O günden sonra çocuk yaşadığı evrenin hiç görmediği bir canlıyı oluşturan elektronların içindeki bir kara boşluk olarak görmeye başlıyor.
Şuradan bakarsak çözeriz bu düğümü: "Sen durduğun yerden çevrene (yakından uzağa doğru) baktığında her şeyin senin için olduğunu farkedersin. Dışı anlamsızdır zaten. Dolayısıyla şu an ve bu yaşantını değerlendirip olup biten her şeyin senin farkına varman için olduğunu anlarsın.
Aslında benim yaşadığım süre içinde sürekli düşünerek ulaşabildiğim nokta, sürekli aynı oldu. Tüm canlılardaki gibi bir yaşam döngüsünün ufacık bir parçasıyız. Soyumuzu sürdürebilmek için çiftleşmek istiyoruz. Düşünsene: "Tüm; maddi geliri artırma çabası ve fiziksel anlamda güzel görünme amacı, sağlıklı bir partnerden çocuk sahibi olmak, aslında bir bakıma pahalı arabalar, elmaslar, bıdı bıdı. O bıdı bıdıyla çalışıyoruz abidik kubidik yerlerde. O abidik kubidik yerlerde çalıştığımız için hayatımızı yaşama şansı bulamıyoruz".
Daha sonra şunu anlayacaksın. Çocukların da olsa içindeki arzuyu tatmin edemiyorsun. Gerçek arayışın sürüyor. Gerçeğin farklı olduğunun farkına varıyorsun.
İşte geriye kalan şey sanat, Çelik'in soyunması gibi değil, pazarlama amacı taşımayan bir sanattan bahsediyorum.
O değil de çocukların hayali arkadaşları olur ya hani, kafasına göre konuşabilme rahatlığına ulaşırlar: Şu an sen O' sun.
Thanks
Bildiğin kafam rahatladı!
EK: RÖPORTAJINDAN BİR KAÇ KESİT
Erim Şişman: Kadıköy Yazarları Gibi Olmayacağım
BİZE KENDİNİZDEN KISACA BAHSEDER MİSİNİZ?
Eğitim hayatım Ted Ankara Koleji'nde başladı. İlkokul öğretmenim eğitim ve öğretimden nefret etmemi sağladığı için genel olarak tembel ve başarısız bir öğrenciydim. İlkokul; sınıf öğretmenimiz Hale hanımın mobbingleriyle başa çıkmaya çalışmamla geçti, gitti. Ortaokul ve lisede de derslerle aram pek iyi olmadı. Liseye geçer geçmez kurduğum müzik grubundan dolayı matematikten, fizikten ve diğer derslerden iyice uzaklaştım. Tabi o dönemler Rock müziğin son çırpınışlarıydı. Biz de üstümüze düşen görevi çaldığımız şarkılarla yerine getirmeye çalıştık. O zamanlar "Limon Bar" vardı. Son dönemlerine yetişebilmiştik. Yarım yamalak da olsa nasıl davul çalınacağını ve adam gibi bir anarşist olmanın yollarını o barda öğrendim. Lise dendiği zaman aklıma sadece müzik geliyor. Tembel bir öğrenci olarak tabi ki mühendislik veya tıp okumak gibi bir düşüncem yoktu.
Gazi Üniversitesi'nde heykel okumaya başladım. Gazi Üniversitesi benim için bambaşka bir dünyaydı. Üniversite üçüncü sınıfta okulu dondurup ABD'ye gittim. İnanılmaz bir altı ay geçirdim orada. San Diego'da sokakta yattım, Las Vegas kumarhanelerine girdim. Yani tabanı da, tavanı da gördüm orada. Geri döndüğümde, yakın bir arkadaşımla Tunalı'da bir bar devraldık. O sene bambaşka bir insana dönüştüm. "Hayatımın dönüm noktası o sene oldu" diyebilirim.
YAZARLIĞA BAŞLAMA SERÜVENİNİZİ ANLATIR MISINIZ?
Üniversitenin ilk dersinde kendimi Marslı gibi hissediyordum ve bu yabancılık hissiyatı geri kalan ömrüm boyunca gittikçe büyüdü. Üniversite birinci sınıfta başladım yazı yazmaya. Bir gün okuldan dönmek için bindiğim otobüsün muaviniyle kavga ettim. Etrafımdaki insanlara baktım, muavinin suratındaki ifadeye filan baktım... O anda karar verdim sanırım yazı yazmaya. Çok garip bir kafaydı. Otobüsten inip oldukça uzun bir yolu yürüyerek eve gitmiştim. Eve yürürken aklımdan geçenleri yazma şansım olsaydı bir beş kitap filan çıkardı sanırım. O günün akşamında yazmaya başladığım yazıların sonucunda "Zürafa Tozu" adlı roman ortaya çıktı. Yazı yazmak beni rahatlatmıştı. Hala da rahatlatıyor. Henüz bilgisayarın başına geçip yazacak bir şey bulamadığım hiç olmadı. Bilgisayarın başına oturuyorum ve beynim anlatmaya başlıyor hikayeleri. Ben de anlattıklarını yazıyorum.
NİÇİN CİNAYET ROMANI? ÖZEL BİR SEBEBİ VAR MI?
Aslında yazmaya başladığımda; "bu bir cinayet romanı olsun" diye düşünmedim. Hatta bir roman yazdığımın bile farkında değildim. Zaten bana göre roman veya şiir yazılmaz. Yazdıkların roman, şiir v.s olur. Öncesinde düşünülmüş bir şey de yoktu. Hep o otobüs muavini yüzünden cinayet romanı türünde yazmış oldum. Kim bilir; belki yazmaya karar vermeseydim, şu anda cidden birileri ölmüş olabilirdi. Tabi ben de burada olmazdım. Tarih kitaplarına baktığınızda da binlerce hatta milyonlarca cinayetle karşılaşırsınız. Ama ilgilenilen konu; öldürülen insanlar değildir. İnsanların ölmesinin sebebidir. Savaş kahramanı olabilmek için birçok cinayet işlemek gerekir ama kimse onlara katil demez. Kahraman der, lider der. Benim kitabımda da durum aynı.
Cinayet işlemenin pratik yollarını anlatmadım romanımda. Biraz dikkatli okunursa işe yarar bilgiler elde edilebilir. Örneğin; bilimsel bir makaleyi tek bir cümleye sıkıştırarak yerleştirdim kitabıma. Okuyucunun gözüne de sokmadım bu bilgileri. Kim ne görmek isterse, ne hissetmek isterse onu elde edebilecek bu kitapta ve diğer yazacaklarımda.
İster ateist olsunlar, ister dindar, ister pet shop sahibi... Herkes kendinden bir şey bulacaktır. Çünkü anlattığım her şey evrensel. Bir de şöyle bir durum var; bir akşam yürürken kitabımın korsanını gördüm. Çocuğu yanıma çağırıp kitabı okuyup okumadığını sordum. Okumamış… Ne tarz bir kitap diye sorduğumda polisiye olduğunu söyledi. Kitapta polis filan yok ya. Birkaç yerde var ama olay o değil.
İnsanlar kitabımı okuduğunda "cinayet romanı", "yeraltı edebiyatı" filan diye kalıplara sokunca garip oluyor. Bu kitapta onlarca farklı bilgi ve düşünce var. Çoklu evrenlerden tutun da toplumsal eleştirilere kadar daha birçok konuya yer verdim. Bir insan bu romanı okuduktan sonra polisiye ya da cinayet romanı filan diyorsa hala, hiç vakit kaybetmeden gidip beynini filan bağışlasın, boşa mundar etmesin.
PEKİ "ZÜRAFA TOZU" NE ANLAMA GELİYOR? BİRKAÇ İPUCU VEREBİLİR MİSİNİZ?
Kitabın ana karakteri; "Salyangoz". Sevdiği kadına da "Zürafa" adını takmış. Sebebini kitabı okuyanlar anlayacaktır. Kitap; Salyangoz'un yani katilimizin ağzından yazılıyor. Devamı sürpriz olsun yoksa spoiler vermiş olacağım.
Kitap yazmaya ticari bir açıdan bakmıyorum. Hangi tarz romanlar daha çok satar kafasında değilim. Yoksa "kırk yaş üstü kadın melankolisi" adını taktığım bir tarz var. Çok da iyi tutuyor. Peynir ekmek gibi satılıyor ama ben biraz geri kafalıyım işte. Şu an yeni kitabımı yazmaya başladım. Yeni romanımda Retro unsurlara yer verdim. Tabi ki kitabın ana karakterinde biraz sapkınlık olacaktır. İçinde yaşadığımız dünya yine farklı bir yaşam, absürt bir bakış açısıyla anlatılacaktır.
Yine evrensel konulardan bahsedeceğim. Yine laf sokacağım, yine rahatsız edeceğim insanlar çıkacaktır. Kitabın arkasına boşuna yazmadım ; "Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileteceğiz" diye. Kadıköy yazarları gibi olmayacağım. Barlarda sürüngen gibi yaşayıp, insanlara seks ve uyuşturucudan bahsetmeyeceğim.
ANLATACAĞIM ÇOK ŞEY VAR
O kadar çok şey var ki insanlara anlatacak… Ömrüm yettiği kadar da anlatmaya devam edeceğim. Distopik bir roman yazmayı çok istiyorum. Aslında aklımda birkaç konu da var. Şu an yazdığım hikaye bittiğinde ona da başlamayı düşünüyorum. Şu an sadece yazdığım hikayeye odaklanmış durumdayım.