DİYALOG MÜZESİ

METİN İMER İLE





400. DİYALOG: ÇABALAR

Yanlış bir klişe, Sinema: Beyin yıkama endüstrisi...

Değil efenim, milyonlarca insanın ekmeğini kazandığı sanatın en muhteşem örneğidir sinema...


Tiyatronun daha öncelikli olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçda ikisi de mesleğim sinema ve tiyatro ama tiyatro araştırmaya, öğrenmeye iter, merak uyandırır. Sinema ise seyreder geçersin sanatsal filmler hariç çoğu unutulur gider anılmaz oysa oyunlar yüz yıllarca tekrar tekrar oynanır.

Filmler de tekrar tekrar izlenir. Elli defa izlediğim film vardır.

Yani öyle bir savunma geliştiriyorsunuz ki anlamak mümkün değil.

Şöyle bir şey deseniz: "Ne mutlu biz sanatçılara - sanatın her dalından olanlara ki günümüzde bir tek filmden yüz milyar dolardan fazla gişe yapılabiliyor ve muhteşem bir paylaşım örneği sergileniyor. Sanatçı olarak gurur duyuyorm. Bu sanatın gücüdür".

Neden diyemiyoruz?


Sinema 1945'lerden sonra özelliğini yitirdi. Araya sponsor firmalar giriyor, sosyal mesajlardan uzak çoğu.. Tabii arada iyi filmler de olmuyor değil. Bir dönem Çekoslovakya, Polonya ve Yugoslavya Filmleri revaçatydı... bir dönem Japon, Hint ve şimdi de arada Afgan Filmlerinden bazı güzel örneklemeler var. Bizde bir dönem Metin Erksan'ın çektiği "Susuz Yaz", Kuyu, Duvar, Sürü, Yol filmleri de sayılabilir.

"Hayâl ve sanat" bağından ne anlamalıyız, bir hayâlim var ile başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Ben gerçeği gördüğüm kadar hayal kurarak kurgu yapar, yazar ve oynarım sahnede.

Yazılarınızdan kısa örnekler rica edebilir miyiz?

Skeç, oyun, öykü, deneme hangisi... uzun olmaz mı burada ayrıca?

Okuyucunun tarzınızı kavrayabileceği biçimleriyle kesitler sunabilirsek sizi daha yakından tanıma imkanı da bulmuş olacaklardır...




ISLANMAK VE DONMAK GÜZELDİR

Islak kaldırımlarda yürürken gülüşün gelir aklıma, onlarla sevişirim onlarla dertleşirim. Sen uzaklaşınca gülüşünle beraber bir anım eksilir.

Uzaksın biliyorum, ama şunu da söylemek istiyorum. Hangi yana adımımı atsam bir yanım gül bahçesi, bir yanım mayın tarlası.
Güneydoğuda çocuklar ölüyor diye haykıran bir öğretmen kadar o denli haykırıyorum sana:
“uzaklaşma sol yanım acıyor!”

Sisli kentin kirli ellerine hapsolmuş yüreği tertemiz çocuklarız.
Yarını umutsuz ama telaşla beton dünyaya gelmek isteyen bebekleriz.
Azılı bir gemi almış güvertede iştahı kabaran yolcularını, balık, yengeç, ahtapot demeden yutuyor hepsini. Kırıntıları sadece kendini içine hapseden midyeler almakla yetiniyor.
Kıyıda tüm bu sömürüden uzak amatör bir balıkçı, elinde donmamak için içtiği konyağı.
Oysa buz ne yakışırdı insanlığa. Donup da kirletmemek yeşili, maviyi, kendi insanlığını…
Buzlanmak güzeldir, hatta bazen buzda zaman gibi akıcı kaymak. Güzel şeylere kayıvermek.
Mesela hasret kokan bir köy türküsüne, bazen bir gecenin laciverdinde kaybolmayan yıldıza..
Mesela yüreği mert ne insanlar kaydı, gitti yeryüzünden. Pir Sultan’lar, Karacaoğlanlar, Deniz Gezmiş’ler hatta Yılmaz Güney’ler…

Selam olsun yeryüzünü kendi sıcaklığından öte yaşamı, insanlığı kaynatıp da eritmeyenler.

İzmir – 13 Ocak 2016



BOŞLUKTA YÜZEN ADAM

Ne zaman biri bana kim olduğumu sorsa, kimliksiz sokak ve caddelerde gezinmenin üzüntüsünü duyarım…
Kimliği henüz oluşmamış, beyhude zamanda sevginin tadını doya doya alamamış, yalnızlık dolambacında sıkışmış ben, ben olamazdım bu saatten sonra…” Celladımsın ey zaman” diyen Ann Chamberlin sanırım haklıydı…

Sokakları anlamsız ve günahsız turlayan ayaklarım, beni bir yerlerde unutulmuş bir nostaljik maziye götürüyor olabilirdi… Gözlerimse, kendisini ele vermek istemeyen sevilmek korkusuyla, badem gözlü bir sevgiliden kaçmak isteyen gizli bir yüz… Belki “binlerce sır çözülecek… o gizli yüz belli edince kendini…” diyen Ferüddun ül el Attar’ ın dediği gibi olmayacak belki ama yine de adımlarım beni, bu gecenin gereksiz yere havlayıp, beni parçalamak için hırlayan belediyenin sokaklara attığı sahipsiz ve bir o kadar çaresiz köpeklerine derin sevgiyle baktım yine… Bu arada benden izin almadan, habersiz dans eden ayaklarımla beraber, üşümüş düşüncelerimle beraber gecenin karanlığında yol alıp gidiyoruz…

Gece bekçisi Murtaza’ yı elinde beylik tabancasıyla bir köşeye çekilmiş, kredi kartlarını ödeyememekten dolayı karısını, çocuklarını doğramışlığın üzüntüsü içersinde gördüm onu…
Şefkatle üşüyen saçsız başını okşadım son yolculuğunda sevgisiz gitmesin diye…

Ardım sıra gecenin sessizliğini yırtan silah sesiyle “ne çare sensizliğe alıştı bu yürek” şarkısı nedense kulaklarımda çınladı durdu… Murtaza’ nın son yolculuğa çıkması hayatın düzgün ve yolunda gitmeyen akışını değiştirmeyecekti…

Beyoğlu’nun arka sokaklarında kulamparalarla sıkı bir alışverişe çıkan travestiler, istedikleri parayı bir gecelik partnerlerinden koparamayınca, bayramlık ağızlarını açmış, çantalarından çıkardıkları falçatalarla erkekliklerini ispat etme telaşı içersindeydiler… İlgisiz sokağa dalmıştım ki ardımdan bir ses “Cemal!,” diye seslenince ister istemez dönüp arkamı baktım. Karanlıkta iki göz yan yana gelince bu dönmenin, bir zamanlar liseli yıllarımda okulun sote avlusunda bıçkın birkaç öğrencinin onu sıkıştırıp dövmeye kalkması ve sonra da“ibne,” diye zorla taciz etmelerine tahammülüm kalmamış birkaçını tartaklamıştım.

“Cemal, o günden sonra seni unutamadım,”diyerek göğsünü açarak slikonlu göğüslerini ay ışığında göstererek “aha şuraya yazdım seni!”elimle kapattım silikon göğüslerini, üşümesin diye. Uzanan elimi öptü, bir daha öptü “İnan isteseydin sana verirdim, hem de yüzlerce kez verir, sade senin ibnen olurdum, ama bir kere bile istemedin beni,”diyerek hıçkırıklarla ağladı… Dar ve yokuşlu yolda evine doğru yürürken bu hayata nasıl düştüğünü diğerlerinden farksız anlattı… Evinin önüne gelip durduk. Gideceğimi anlayınca: “Biliyorum, Simyacı gibi keşfedilmemiş bir hazinenin peşinde yolcusun, beni daha önceki gibi emin bir yere bırakıp öyle gidiyorsun ve seni asla alıkoyamam,” deyip hıçkırıklarla boynuma sarıldı.

Bizim dönme Selahattin, hangi dünyaya açıldığı belli olmayan kapıyı açmaya çalışırken ben çoktan sokağı dönmüştüm bile…
Gece eve geç gelen banka memurunun karısıyla kavga ve bağırışları arasında yoluma devam ettim. Ardı sıra sızmış kalmış sarhoşlar, birkaç adım ötede tinerci çocuklar ellerindeki poşetin havasını boşaltmış, belki de kaçtığı tezek kokan köyünü hayal etmekteydiler…

Sabahın ilk ışıkları yüzüme ışıldadığında Eminönü’ndeki balıkçılar sandallarını kıyıya yanaştırıyorlardı. Şefkatli bir elin beni tutup asri mezarlığa doğru götürüşüne itiraz etmeksizin beraberce sessiz mezar kapısından içeri geride bıraktığım savunmasız ve aciz düşünen insanların dertlerini onlarla birlikte bırakıp içeri daldık…

İZMİR 26 Şubat 2012




KADININ FERYADI
( GÜLME KOMŞUNA GELİR BAŞINA)


( SKEÇ )

KİŞİLER :

PERİNAZ : ( Sunucu )
DÜRDANE : ( Konuk Oyuncu )
HAMDİ : ( Dürdane’nin Kocası )
SITKI : ( Perinaz’ın Kocası )

I.SAHNE

(Mirkelam’ın “aşkımsın” şarkısı ile sahne aydınlanır…Görüntüde bir TV sütüdyosu…
Sunucu PERİNAZ , yanında konuk oyuncu kadın DÜRDANE’nin yüzü dayak yemekten morarmış vaziyettedir…)

SUNUCU PERİNAZ : Bir kadının feryadı programına hoşgeldiniz sevgili konuklar, sayın Za Ti Vi izleyicileri !...

(Efekten alkış sesleri verilmelidir.Konuşmasına devam eder)

Şu anda yanımda, gözleri yorgunluktan değil,kocasından yemiş olduğu dayaktan ötürü morarmış, zavallı çilekeş bir Anadolu kadını duruyor sayın seyirciler!

(kendini koyverir, şarkı söyler.)

“ne çileleler var başımda”
“ kadere bak “
“kadere bak”

Ha!ha ! ha! Ayy! Pardon Dürdane kardeş sizin bu tablo şahaseri morcivert yüzünüz, benim sanatçı ruhumu okşadı birden. Ne desem ki…Yönetmenim de bu arada uyarmakta beni. Zaten ne geldiyse başıma şu dilim sayesinde geldi ya. Buradan da kovulursam dördüncü kanal olacak.Ayol,Bu gidişle, kimse bana iş de vermez bu saatten sonra …

Öhö! öhö! Nerde kalmıştık? Evet sizi dinliyorum Dürdane hanım.

DÜRDANE : Çilekeş Dürdane de diyebilirsiniz bana… Ah! Ah!
PERİNAZ : Ayy! Çok haklısın vallahi! Hangi devirde yaşıyoruz?
Hele benimki öyle halt yemeye kalksın ağzını cart, diye ayırmasam bana da Rastıklı Perinaz demesinler! Ay! Pardon, yine kendimi tutamadım. Ağzımın ayarı kaçtı yine.
DÜRDANE ; Kimin ayarı kaçmıyor ki? Bakın işte ayar kaçınca ne duruma düştüğümüzü?
PERİNAZ ; Yönetmenim de bu arada beni tekrar uyardı.( Kendine çeki düzen verir)
Ay! Gel de dayanın bu duruma sayın Za Ti Vi izleyicileri! Bir erkek, kadınını çektiği çile, verdiği emek karşılığında baş tacı edleceği yerde,gelin görün ki onurunu zedeleyecek,aşağılayacak davranışlarda bulunmaktan geri kalmıyor.

( Dürdane’ ye döner ) Eee, anlatın bakalım nasıl oldu?

DÜRDANE: Nesini anlatayım Perinaz Hanım. Benimkisinin bahanesi hazır. Evde yemek bulmaz çat dayak! Kırk yılda bir komşuya, azıcık dedikodu yapmaya gidersin, birde bakmışsın ki herifin o gün eve erken geleceği tutar. Beni evde görmeyince dellenir gavurun dölü; “ Kadın gene nerelerde sürtüyon len!” daha cevap vermeden adam eve koşullu gelmiş aha dayağı hazır. ”Pat, küt! Ben “yandım anam yetişin a komşular !”diyesiye mübarek Çeki Çen sanki.İki dakkada nakavt! ”

PERİNAZ: Ha!Ha! Ay!Çok hoşsun Dürdane sevdim seni kız.Gel seni bir öpeyim
( şapur şupur öper) Öyle hoş anlatıyorsun ki…Ee?
DÜRDANE: E’si Çocuklar sokakta,parkta oynar eve geç gelir “çocuğa neden sahip çıkmıyon” diye basar dayağı. Sanki bu çocukları tek başıma ben getirdim dünyaya. Onun katkı payı heç yok.
PERİNAZ: Yerden göğe haklısın Dürdane. Peki içkisi, kumarı var mı kocanın?
DÜRDANE: Olmaz mı! Geberesice! Üç kuruş kazananacağım diye fabrikada canı çıkıyor, onuda sen götür içkiye kumara ver.
PERİNAZ: Deme kız, vallahi üzüldüm şimdi. Kazandığı içkiye kumara gidiyorsa siz ne yiyip içiyorsunuz ki?
DÜRDANE: Ee! Ne yapcan…Başımızın çaresine bakıyoruz işte. Üç beş kuruşa gündeliğe gidiyorum, ilk okul dörtten sonra ayrılan büyük kız da konfeksiyon dikim atelyesinde çalışıp didiniyor gece yarılarına kadar. Haftalığını getirip avucumuza veriyor ( ağlar), Gün yüzü görmedi yavrucağım. Ne mektep, ne arkadaş bildi şimdiye dek. Hep çalış,çalış. Onun akranları şimdi üniversitede okurken… Allahım bize reva mı bu?
PERİNAZ: Tamam Dürdane. Ne yapalım senin de,yavrunun da kaderi buymuş değil mi sayın seyirciler?Yine şükret ki kızın iş bulmuş çalışıyor. Ya iş bulamayanlar?
DÜRDANE: (Gözünün yaşını silmeye çalışarak) Çalışsa ne yazar Perinaz Hanım, İki yıl oldu işe gireli ortada ne zam ne sendika ne de sigorta var doğru dürüst. Sendikaya girmeye öncülük edenleri kapı dışarı etmişler çoğunu…
PERİNAZ: ( Sözünü keser ) İstersen o konulara mümkünse girmeyelim. Bak yönetmenimden yine uyarı aldım. Bu gidişle beni işten de attıracaksınız…

(Sütüdyoya aniden Dürdane’nin kocası HAMDİ dalar…İçkilidir…)

HAMDİ : Dürdane! Senin ne işin var burda? Tüm gün seni aradım yoktun?
PERİNAZ: ( Dürdane’ye ) Kim bu ayı?
DÜRDANE: Aha işte O! ( kısık sesle) Sakın bi daha o lafı etme bu aynın sağı solu belli olmaz. Sonra demedi deme.
PERİNAZ: Beyefendi! Programıma böyle Dingo’nun ahırına girer gibi giremezsiniz size söyleyeyim.
HAMDİ : Bana kimse izin vermez. Ben sadece dalarım. Anladın mı yavrum1
PERİNAZ: Vay ayı vay!
HAMDİ: Ne sen bana ayı mı dedin şimdi?
DÜRDANE: ( Atılır ) Yok! Hamdişim yok! “Vay anam vay” dediydi de sen yanlış anladın ( onaylaması için Perinaz’a kafa sallar ) demi Perinaz Hanımcım?
PERİNAZ: Hayır! Ayı dedim n’olacak?( Hamdi’den yana )Senden mi korkacağım yani. Hem de senin gibi bir ayıdan?

(Hamdi Perinaz’a atılr, Dürdane araya girer.)

DÜRDANE: Gözünü seveyim Hamdi. İçmişsin yine.Ağzın leş gibi kokuyor.
Hadi evimize gidek.Orda döv, söv ama ne olur gidek! Yeter ki burda bir hır çıkarma! Gözünün yağını seveyim…
HAMDİ: ( Dürdane’yi kenara iktirir. Kes lan traşı! Senlen ayrıca evde hesaplaşırız sonra…Önce şu süslünün façasını alayım…
PERİNAZ : Ne o? Beni de karın gibi dövebileceğini mi sandın ayı?
HAMDİ: Dövemeyeceğimi birileri sana gökten zembille mi söyledi?
Hem sana ne elamin derdinden? Pisikolog musun? Psikiyaktirist misin nesin?
Sen hangi hakla bizim karıları, sorgulayıp yargılama hakkına sahip görüyorsun kendini? Hakim misin, savcı mısın ? Kimsin sen yav?Bizleri teşhir edip, sırtımızdan para kazanmaya ne hakkın var senin ha?
PERİNAZ: Vay vay vay! Bizimkinin aklı nelere eriyormuş da bizim haberimiz yok ( tavrını değiştirir ) Bu kadar akıllı laflar edeceğine evine çoluğuna çocuğuna sahip olsana be adam! Ancak zıkkımlanmayı, birde karı dövmeyi bilirsiniz siz!
HAMDİ: Azıcık okşarken elimizin ayarını kaçırmışız o kadar! Ne olmuş yani?
PERİNAZ: Ay,ayol! Şuna bakın elimin ayarı kaçmış diyor birde utanmadan sayınseyirciler. Şu kadının haline bakın hele, şunun yüzündeki morluklara! Ayol resmen Picasso’nun tablosuna dönmüş kadıncağızın suratı. Tam bir sanat şaheseri!
HAMDİ: Karım değil mi severim de döverim de.İstediğim gibi sanatımı icra ederim. Bundan sana ne? Karı koca arasına girmek kimin haddine!
PERİNAZ: Yok canım! İyi, garibimin sesi çıkmıyor diye sahipsiz mi sandın sen onu?
HAMDİ: O’nun sahibi de kocası da benim. Konuşma len!
PERİNAZ: A! Terbiyesizin zoruna bak! Nasıl hitap ediyor ! Ayı!Ne olacak?

HAMDİ: Bana ayı dedin ha?Oysa az önce hanım seni uyarmıştı. Bana ne dersen de ama ayı deme…Al sana!

(Hamdi perinaz’ a tokatı patlatır.)

PERİNAZ: Ay! İmdat! Yok mu beni bu aynın elinden kurtaran?
HAMDİ: Bak hala ayı diyor! Al sana!

( Hamdi,Dürdane’ yi kolundan kaptığı sürükleyip gibi sütüdyoyu terkederler, sahne kararır…)
( devamı var 2.perde )


AYNA, EKRAN VE KADIN

Oda içerisinde eski gardırop üzerinde bir boy aynası. Oda karanlık ve loş… Dışarısı oldukça serin bir sonbahar günü. Oda içersindeki duvar dibinde duran sehpa üzerinde elli yedi ekran Televizyonun, altında ise bir CD. Kadın can sıkıntısından oda içersinde gidip gelmeye başlar. Oldukça gergin olduğu her halinden belli olan kadın arada bir pencereye gidip perdeyi aralamakta ve camdan bakıp dışarıdan birilerini gözleyip tekrardan perdeyi kapar. Oda içersinde yarım bıraktığı turlarına devam eder.

Kadının yaşı ellinin üzerinde alımlı ama yüz çizgileri oluşmaya başlamış, endişeli zayıfça bir yüze sahip. Günler, hatta haftalar ve belki de aylardır bu oda içersine hapsolup, oda içerisinde gidip gelmelerin, kadın üzerinde olumsuz etki ve gerginlik bıraktığı kesin anlaşılmakta ve kadının tüm yaşamı bu odada geçmekteydi adeta.

Kadın bir ara koltuğa kurulup eline kumandayı alarak CD’yi çalıştırır. Ekranda kendi görüntüsü belirir. Koltuğa iyice kurulur. Yüzünde bir gülümseme belirir. Sağ elini yanağına götürüp okşayarak dolaştırır. Ekrandaki yüzün kendine ait bir yüz olmadığı hissine kapılır birden, endişeye kapılır ve yüzünde bir üzüntü belirir, gözleri dolar. Seyrettiği CD on yıl öncesine ait bir filmde rol aldığı sahnelerden öteye bir şey değildi. Ani bir hareketle yerinden doğrularak CD ’ye ilerler CD’yi yeni bir CD ile değiştirip tekrar yerine kurulmayı düşünürken birden fikir değiştirerek uzun üçlü koltuğa uzanır. Bu kez ekranda gelin ve damat. Bir düğün CD’si olduğu kesin anlaşılmaktadır. Bir müddet onu izledikten sonra sıkılır, CD’yi tekrar değiştirir. Bu kez ekranda biri kız biri oğlan iki çocuk belirir. Kadının yüzü sevimli bir hal alır. Kadın uzanmış olduğu koltuktan kalkıp konsoldaki ayna karşısına geçer, vücudunu inceler bir müddet. Sonra eli kalçalarına gider, okşar. Bir müddet sonra ondan da sıkılıp pencereye gider, dışarıyı seyretmeye koyulur. Sonra dönüp masada duran sigara paketinden bir sigara çıkarıp yakar.

Duvar saati gongunu vuruyor. Vakit epey geç olmuş olduğunu görünce buzdolabından dünkü yemeği ısıtıp yedikten sonra tekrar TV karşısına geçip kanalları karıştırır. İstediği bir kanalı bulamayınca TV’yi kapatır ve bu kez de gidip gardırop çekmecesinden bir fotoğraf albümü çıkartıp eski günlere ait resimlere göz atar, anılarına dalıp gider.
Saatin epey geç olduğunu anlayınca yan odaya geçip uyur…

Duvar saati gongu vurunca bu kez saat öğlen on ikiyi gösteriyordur.

Kadın yataktan kalktığında vücudunda derin ağrılar ve sızılar duyarak uyanır. Bir müddet yerinden doğrulamaz, orasını burasını ovuşturur. Yataktan güç bela kalkınca hemen aynanın karşısına geçer. Yüz çizgilerinin düne nazaran daha belirgin olduğunu düşünür. Sanki birkaç yıl daha yaşlanmış görünüyordur. Tuvaletini yapıp elini yüzünü yıkadıktan sonra beş on dakikalık egzersiz yapar. Duşunu aldıktan sonra tuvalet aynasının karşısına geçip günlük makyajını yaptıktan sonra kahvaltısına oturur.

Kadın belli ki bir zaman sonra kendine monoton bir yaşantıyı iş edinmiş, onun dışına ya çıkamıyor ya da çıkmak istemiyordu. Dünkü yaptığı şeylerin tamamının aynısını bugün de yapmaya çalışıyordu. TV izlemeye koyuldu bu saatler sürdü. Bir ara telefon çalar. Kadın heyecanla ahizeyi kulağına dayadığında yanlış numara olduğu anlaşılınca hayal kırıklığına uğrar. Kendini avutmak olsa gerek, günlük yaşamdan soyutlamak için ayna karşısına geçip rol yapmaya başlar. Sanki karşısında biri varmış gibi ustaca rol yapıyor, arada bir soyunup giyiniyor... Durmadan azıcık yağlanmaya yüz tutmuş vücudunu ayna karşısında tekrar inceler, sanki eski günlere dönme çabası içersindedir. Göğüslerini ve kalçalarını okşarken gözlerini kapatıyor kim bilir daha önce beraber olduğu erkeği hayal ediyordur.

Duvar saati gece ikiyi gösterirken odanın içerisi ağlama hıçkırıklarıyla dolar bir an. TV açık bir durumdayken birden ekranda bir erkek çocuk belirir v:

“Anne,anne!“ diye seslenir. Kadın irkilerek yattığı yerden doğrulur ve sesin hangi taraftan geldiğini anlamaya çalışır. Sonra ekranla yüz yüze gelince kadın, çıplak yattığının doğru bir şey olmadığının kanısına varmış olsa gerek, hemen mahremiyet yerlerini örtme gereksinimi kanısına varır. Çocuk: “Anne! Neden yapıyorsun bunu? Beni üzmeye ne hakkın var? Bak! Babam beni nasıl dövdü (kızarmış olan avucunun içini gösterir). Hem de kızılcık sopasıyla. Görüyor musun nasıl şişti?’

Anne:

“Nasıl? Eskisi gibi güzel buluyor musun beni?’
“Anne! Ablam beni bir hiç yüzünden dövdü. Neymiş efendim dolaptan pastasını alıp yedim diye. Söyle anne neden pastanın en büyük payı ona düşüyor? Neden bir türlü eşit bölmüyorsun pastayı?’
“Artık elbiselerimin içersinde kayboluyorum. Hayret! Başkaları durmadan kilo alırken, ben elbiselerimin içersinde eriyip gidiyorum. Tıpkı ilerleyen zaman içerisinde eriyip giden hayatım gibi yok olup gidiyorum.”

Ekrandaki çocuk ve sesi giderek kaybolur. Bu kez ekranda büyük bir kız çocuğu belirir:

“Yalçın yine, beni sana şikâyet etti değil mi?”

Anne az önceki tavrını sürdürür:

“Sen söyle kızım, eskisi kadar olmasa da yine güzel olduğumu söyle?”
“Anne, güzellik dediğin şey gelip geçicidir. Asıl önemli olan şeyler de var bu dünyada. Ama sen sinemada oyunculuk uğruna hayatımızı mahvettin. Bir rol versinler de ne olursa olsun anlayışı yüzünden bizlerden uzak kaldın hep. Sinema senin için bir tutkuya dönüşmüştü artık. Bu yüzden yuvamız dağılmadı mı anne? Babam bu yüzden alkolik olmadı mı anne? Sana soruyorum. Neden susuyorsun anne? O olanlardan sonra seninle birlikte olmamızın bir anlamı var mıydı söyle?”
“Ama...”
“Aması maması yok.”Hoşça kal anne.”

Bu kez baba ekranda belirir:

“Neriman, yemeğim nerede? Elbisem yine ütülenmemiş. Yarın bu vaziyette nasıl işe gideceğim. Senin umurunda mı? Varsa yoksa oyunculuk ve birde o lanet olası ayna önemli senin için. Yine ayna karşısına geçip bütün gün kendini seyredip durmadan saçını taradın değil mi? Tıpkı oğlumuz Yalçın’ın top peşinde koşarken trenin altında kaldığı gibi gün gibi.”

Kadın ağlayarak hıçkırıklara boğulur. Ani bir hareketle masanın üzerinden küllüğü kaparak olanca gücüyle aynaya fırlatır ve ayna kırılır paramparça olur.

“Peki, sen neden bana destek olmadın? Alkollü araba kullanıp ölmen de benim yüzünden mi söyle? Söyle!’

Akşamın geç vakti TV’deki erkek sunucu haberleri sunarken kadın halen hıçkırıklarla ağlıyordur.

Metin İMER / İZMİR

NOT: Bu öykümün kısa filmini çektim…