DİYALOG MÜZESİ

KEREM AKÇA İLE

DOKSAN İKİ'NCİ DİYALOG
MARY LOUİSE - MERYL STREEP DAVASI

Merhaba
 

Merhaba.

Sanat dolu günler dileklerimle.
Bu kadar yakışıklı olmanızın sırrını verir misiniz?
 

Bilmiyorum doğal olarak geliyor olmalı.

Sinema üzerine bir şeyler yazışalım dilerseniz.
Hollywood'da konu sıkıntısı çekildiğine dair duyumlar alıyorum, doğru mudur, sizdeki bilgi nedir, bu hususta?
Sonra Merly Streep tartışmasını öğrenmek istiyorum sizin pencerenizden. neler oluyor sanat camiasında?

 
Meryl Streep tartışması derken?

Kadın ortalığı karman çorman etti bildiğiniz gibi. Ödüller ve sanatçı yaşamıyla ilgili olarak.

 

Konu sıkıntısı var. Genelde çizgi roman uyarlamaları sektörü götürüyor. Oscar sezonundaysa o zamanki politik arayışı yansıtan ve başka biyografik filmler - gerçek hikaye uyarlamaları...
 
Ama blockbuster'larda bilimkurguda özgün fikir arayışını saygıyla karşılıyorum.
İnception - Avatar sonrası böyle bir eğilim var.
Meryl Streep in konumunda oynama olmaz. En saygıdeğer oyuncu, yine Oscar'a aday olacak.
 
Ara ara Avrupa ve diğer ülkere birer ikişer oyuncusu ile katkı veren Hoolywood Türkiye'ye de bu tür katkılar verir mi, ne gerekiyor sizce, onları buraya çekmek için?
Bağlantılı olarak bizim senaristlerimiz ve konu bolluğu - cevherleri olan ülkemiz bu sahaya açılabilirler mi? Tşk...
 



İKİNCİ BÖLÜM


Kısa "Kırımlı" değerlendirmesi alabilir miyim Kerem bey?

Bülent Alkış'ın performansını nasıl değerlendirirsiniz ve "Filinta" tabiiki?

Filmde Baki Davrak'tı en iyi performans bence.
Selma Ergeç'in her dili kullanma becerisini de ekleyebiliriz. Diğer oyunculuklardan fazla iz bırakan, ilgi çeken olmadı.

Böylesi başarılı yapımların sırrı nedir sizce ve gelecekte daha fazla görebilir miyiz?

Artmaya başladı.
Açıkça ben de yılın en iyi yerli filmleri listemde ilk beşe aldım.
"Fetih 1453" sonrası bir gelişme, heyecan, cesaret oldu.
Artık yurtdışında, Hollywood'da gördüğümüz dönem filmi/tarihi film mantığı bize de sıçramaya başladı. Bence devamı gelecektir.

Senaristlerle konuştuğumuzda; "ülkemizde malesef komedi ile melodram arasında sıkışmış durumdayız" toplumsal tercihlere göre kalem oynatmak zorundayız gibi bir değerlendirme geliyor. Nasıl aşılabilir?

Komedi ve melodram her şeyin omurgasını oluşturuyorlar doğru. Fetih 1453'ün 6.5 milyon seyirciye ulaşması böyle filmlerin kabul görmesine yol açtı ama "Çanakkale Yolun Sonu" "Kırımlı" dışında net anlamda başarılı denebilecek bir şey çıkmadığı için ticari başarı gelmedi. Bu sebeplerden, "yeniden komedi tutuyor" şeklinde bir baskı olabilir.
 
Sizce uluslararası arenaya eserlerimizin taşınabilmesinin sırrı nedir ve "Burak Cem Arlıel'in" daha önce ne tür çalışmaları vardı?

Türk Pasaportu adlı bir belgesel çekmişti. Festivallerde ödüller almıştı. Arenadan kasdınız Hollywood' mudur?

Avrupa Sineması ve diğerleri tabiiki.

Dünya Sinemasında zaten kabul görmüş bir ülke sinemamız var.
Bu sene "cannes", "Mar del Plata", "Venedik" gibi festivallerde önemli ödüller aldık, zirveyi gördük.
Sanat filmleri kolunda bir sıkıntımız yok.

Hollywood'un şakacı ciddiyetini nasıl yakalayabiliriz, sanatçılarımız kaprisliler mi biraz veya şöyle sorayım, -daha doğru olacak bu biçimiyle kanımca: "Sanatçılarımız kurumsallaşma eksikliğinden dolayı mı karşı karşıya geliyorlar?"


EK 1:

OLAĞANDIŞI BİR DİRENİŞ

Cengiz Dağcı’nın ‘Korkunç Yıllar’ romanından yola çıkan “Kırımlı”, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi esir kampına düşen bir Kırım Türkü’nün dönemin otoriter rejimlerine karşı direnişini merceğine alıyor. Hollywood’u aratmayan savaş ve çatışma sahnelerini ‘sanat yönetimi’ ve ‘müzik’ detaycılığıyla destekleyip hedefi tam 12’den vuruyor. İyi çekilmiş destansı aşk damarlı bir savaş filmine evrilirken, yerli türdeşlerinin üzerinde bir yere oturuyor ve sinemamız için önemli bir kazanıma dönüşüyor.

Tarih boyunca politik çekişmelerin odağı olan ve sürekli el değiştiren Kırım, bu konumuyla bilinir. Ama Kırım Türkleri’nden çok haberdar değilizdir. Sadece detaycı tarihçiler bu konuda araştırmalar yapmışlardır. Reklam geçmişli Burak Cem Arlıel “Kırımlı”da (2014), 2. Dünya Savaşı’nda Nazi esir kampına düşmüş Kırımlı Teğmen Sadık Turan’ın yaşadıklarına odaklanıyor. Önce Sovyetler Birliği, ardından Almanya, en son da kendi için savaşan bir askerin kimliksizliğini, olağandışı direnişini ele alıyor. Cengiz Dağcı’nın 1956 tarihli eserinden yola çıkarken, orada olup bitene bir aşk hikayesi de ekliyor.

BAŞKA VATANDA AZINLIK OLMAK

Aslında “Birleşen Gönüller”deki (2014) Kafkasya Türkleri temsilinin bir benzeri, dışarıda yaşayıp ötekileşen ‘azınlıklar’ üzerinden canlanıyor. Bugünlerde sinemamızda azınlık meselesinin furyaya dönüşmesi, başka vatanda geçen ‘savaş filmi’ damarında beliriyor. Film, Selma Ergeç’in canlandırdığı Türkçe bilen Polonyalı bir kadın ile Sadık Turan’ın bir trende kesişen hayatlarından bir ‘bağ’ çıkarıyor. Savaşta yaşananları da bir flashback eşliğinde önümüze seriyor.

Çamurlu bir sipere doğru yönelen vinç, acıyı, çaresizliği, ateş altındaki huzursuzluğu yansıtıyor ilk olarak. Feza Çaldıran’ın sinematografisi vinç, steadicam ile sabit kamerayı iyi dengeliyor. Geniş alana açılan kameranın aralara süzülmesi, süresi çok uzun tutulmayan planlardan destek alıyor. Genel plandan başlayan bir estetik kaygı öne çıkıyor. Üst ve alt açı işlevsel olarak kullanılıp, otoritenin ve savaşın yarattıklarına anlam kazandırıyor.

2. DÜNYA SAVAŞI HİÇ BU TARAFINDAN GÖSTERİLMEMİŞTİ

Hollywood filmlerinde gördüğümüz ‘destansı aşk’ süslü savaş filmi omurgası en doğru noktada beliriyor. Üstelik Yahudi Polonyalı’nın ‘masum’, Kırımlı Türk’ün ‘mahkum’ olduğu, perdede hiç görmediğimiz bir tarafından bakılıyor insanlık kıyımına... “Çöküş”te (“Der Untertang”, 2004) Bruno Ganz’ın ‘Hitler’ tiplemesine benzeyen Alman subayına can veren Baki Davrak müthiş bir performans sergiliyor. Makyajıyla tepeden tırnağa elden geçirilmiş evrensel bir film nesnesine, Amerikan filminde görsek sırıtmayacak uluslararası bir karakter tanımına destek veriyor.

Filmin tamamına yakını Almanca akarken Murat Yıldırım’ın ve diğer Türk oyuncuların konuşmaları filmi ayağa kaldırıyor. Tek zayıf taraf Gülçin Santırcıoğlu gibi gözüküyor. Kurgucu ile görüntü yönetmeninin uyumu bize yansıyor. Çaldıran sanat filmlerinde olduğu gibi kendini öne çıkarmıyor. Çamurun, karların altında kalmış bir cepheyi, bir yaşam mücadelesini, çatışmalarla veriyor. Yıldırım, yavaş çekim gibi teknikler yerinde kullanılıyor. Tüm bunlar özenli sanat yönetimini besliyor ve esir kampının detaycı görüntüsüne vurgu yapıyor.

TUNA HİZMETLİ’NİN MÜZİKLERİ FİLME BÜYÜK DESTEK VERİYOR

Ama özellikle gerilmemize yol açan orkestra müziğin etkisi birinci sınıf. Tuna Hizmetli’nin besteleri, savaşın psikolojisini yansıtırken, yaylı çalgılarla bambaşka ezgileri bir araya olağanüstü bir doğallıkla getiriyor. Dönemin diktatörleri de böylece eleştiri odağı olurken, Stalin ile Hitler’in ‘insan canı’nı umursamadan devreye soktukları kanlı mücadele ve hain uzlaşma, bir Türk üzerinden anlam kazanıyor. Kızıl Ordu’ya girmiş Kırımlı Türk askerinin esir düşmesi içimizi burkan ‘yanlış anlaşıldı!’ çığlıklarına yol açıyor.

“Kırımlı”, sinemaskop oranında çekilmiş uluslararası bir proje. Hollywood’u kıskandıracak bir politik tarafsızlığa sahip. Öte yandan aşkın her şeye karşı gelebileceğini gösterirken de iki ortama yabancı bireyini iyi konumlandırıyor. Yönetmenine çok şey borçlu bir işe dönüşüyor. Güncel destansı aşk filmlerimizin arasında “Sürgün” (2013), “Kelebeğin Rüyası” (2012) ve “Birleşen Gönüller”in üzerine yerleşmekte zorlanmıyor.

Künye:

Kırımlı
Yönetmen: Burak Cem Arlıel
Oyuncular: Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Baki Davrak, Suavi Eren, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu

Süre: 118 dk.

Yapım yılı: 2014