DİYALOG MÜZESİ

AYKUT ÜNAL İLE

DOKSAN DOKUZUNCU DİYALOG
BAŞ KALDIRI İNTİHAR MIDIR?



Merhaba.

Merhaba.

Kısa bir diyaloga vaktiniz vardır umarım Aykut Bey?

Buyrun

"Yücel Erten Paylaşımı" ile başlayalım dilerseniz. Fazıl Say neden değerlidir sizce?

Meslektaşım olduğu için diyelim öncelikle.

Devlet Tiyatrolarının bu haliyle sorun oldukları, özelleştirilmeleri halinde daha verimli ürünler çıkabileceği görüşüne katılırmısınız?
 

Ben, kurumdan ayrılmaya hazırlanıyorum önümüzdeki ay, yinede sorunuza cevap vereyim...
Tiyatro, "iki kalas bir heves" olarak bilinir - tanımlanır, zaman zaman fakat tiyatro görsel sanatlar içinde en maliyetli olanların başında gelir. Bunun sebebi de atmosfer yaratma şartıdır. Doğru atmosfer yaratıldığı zaman ilizyon sağlanabilir, ilizyon olmazsa özdeşleşme unsuru da ortadan kalkar. Özdeşleşemediğiniz zaman tiyatrodan soğur ve biraz daha az gitmeyi tercih edersiniz. Parasız tiyatro olmaz. Şu anda zarar eden bir kurumdur "Devlet Tiyatrosu" ve zarar eden bir işletmeyi de kimse devralmak istemez. Sponsor olabilmesi için tiyatronun şart olduğunu bilmesi gerekir öncelikle, o para sahibinin.

Tiyatroya emek veren sanatçılar bu hususta dayanışma göstererek sponsor arayışlarına gidebilirler mi?
Kendi kurumlarını satın almaları mümkün müdür..?

Bu arada Fazıl Say'ın her hareketini ve her çıkışını ya da açıklamasını tasvip ediyorum anlamına gelmez, onun sanatını desteklemem.
Devlet tiyatrolarının kuruluş amaçalarında bir tanesi; "tiyatro halkın üniversitesidir"den hareket ederek kar etmek üzere kurulmamış yaygınlaşma politikasıyla sokaktaki boyacı çocuğa bile tiyatro seyrettirmeyi hedefler. Bunu bölgelerde şahsen şahit olarakta yaşadım. Devlet Ttiyatroları sanatçıları tarafından devranılarak işletilemez lakin "bilet fiyatlarının 7 liradan 40 liraya çıkartılma şartı" oluşur, bu da sadece parası olanın tiyatroya gitmesine neden olur.
 
Sizin mesleğiniz nedir bu soruları kime karşı cevapladığımı bilmek isterim ama tabi açıklmak zorunda da değilsiniz.
 
"Sanalda Gerçek Diyaloglar" projesinin yazarlarından birisiyim.
Amacımız sanata emek verenlerle diyaloglar gerçekleştirerek toplumda "sanat fikrinin aşılanmasına" katkı vermek.
 
Esrarengiz.
 
 
Şunuda belirtmek isterim, bu söyleşide bulunmalı!
Eğer devletin tiyatrosu kapanırsa ki sahnelerimiz satılıyor son noktada. "DT" oyuncuları tiyatrosu kapandıktan sonra pazarda limon satmayacak tabiki; evlerde tiyatro yapmaya başlayacak, gerekirse beş kişiye oynaycak, gerekirse o gece 23 kişiye oynaycak ve "politik tiyatro yapma şansı kontrol altındayken" şu anda her sokakta her apartmanda bir tiyatro sahnesi "peydah olduğunda" kontrolde kendi yüreği ve aklı olacak.

Geçiş sürecinin kırıp dökmeden, zarar vermeden gerçekleşebilmesi için önerileriniz nedir?


"Her sokakta bir sahne" olarak cevaplıyabilirim bunu...

Son olarak Fazıl Say eleştirinizle diyalogu bütünleştirelim dilerseniz. Sizce nerede hata yapıyor - minicikte olsa?
 

Eleştiri uslübunu, satrançtan uzak denilebilicek kadar sert ve gereksiz buluyorum.

Birileri canını yakmış olmalı ve özellikle kendi geleceğine dair endişeye kapılmış olmalı!

Notalara bu kadar güçlü aklı ve kalbiyle hükmedebilen bir sanatçının ağzından çıkan harfleri yanyana getirmekten duymaktan kaçınması intihar olarakta yorumlanabilir. Başkaldırı intihardır da denebilir ve bu da bir bakış açısı olur...

Değerli Aykut Ünal, zaman ayırdınız katkı verdiniz. Sanat yaşamınızda başarılar, kolaylık ve mutluluk diliyorum.

Saygılarımla.

Teşekkür ederim.



EK 1:

Muammer Sun'un Cumhuriyet'teki yazısı / Fazıl Say Türkiye’dir, Bizim Bayrağımızdır...

 

Fazıl Say, dünya çapında büyük bir piyanist, büyük bir bestecidir. Derin bir kültür birikimine ve sıra dışı bir aydın kişiliğe sahiptir. Ülkemize, toplumumuza ve dünyaya ilişkin her konuya duyarlıdır. İnsana ilişkin her şey onu ilgilendirir ve yeri geldiğinde düşüncelerini açıklama özgürlüğüne - cesaretine sahiptir. Fazıl Say, gerçek bir yurtseverdir.
O, besteci olarak, eserleriyle toplumun sesini yaratmaktadır. Tıpkı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin sesini yaratan Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin vb. bestecilerimiz gibi... Tıpkı Osmanlı toplumunun sesini yaratan Itrî gibi, Dede Efendi gibi; halkın sesini yaratan Âşık Veysel gibi, Muharrem Ertaş gibi...

Tıpkı Mozart’ın, Beethoven’in Alman toplumunun sesini yarattığı gibi; tıpkı Vivaldi’nin, Verdi’nin İtalyan toplumunun sesini yarattığı gibi. Tıpkı kendi toplumlarının sesini yaratan Chopin, Bizet, Çaykovski, Grieg, Dvorak, Gerswin... vb. gibi. Fazıl Say da Cumhuriyet Türkiyesi’nin sesini yaratmaktadır.

Size bir soru: Beethoven’in yaşadığı dönemde (1770- 1827) Alman imparatoru kim idi?
Bilemezsiniz. Çünkü dönemin hükümdarları o dönemde kaldı; unutuldu gitti. Bugün hiçbiri yok... Ama Beethoven var. Bugün de yaşıyor. Ve Alman toplumunun sesini bütün dünyada bayrak gibi dalgalandırıyor. Bu durum, bütün büyük yaratıcılar için de geçerlidir.
Gelişmiş toplumlar ve akıllı yöneticileri bu gerçeği bilir ve bestecilerine, yazarlarına, ressamlarına, düşünürlerine, bilim insanlarına sahip çıkarlar. Bilirler ki bu kişiler ve eserleri ülkelerinin en büyük zenginliğidir. Bu yüzden onları destekler; daha çok sayıda, daha nitelikli insan yetiştirmeye ve onları daha verimli kılmaya yönelik bir ortam yaratmaya özen gösterirler.
Biz ise, sıra dışı insanlarımızdan ve onların eserlerinden rahatsız oluyoruz. Adeta istiyoruz ki, onlar da “sıradan” olsunlar; eserleriyle, düşünceleriyle öne çıkmasınlar; bütün toplum sıradan-vasat insanlardan oluşsun. Bu istek açıkça söylenmese de uygulama böyle görünmüyor mu?

Biliyor musunuz, Fazıl Say, piyanist olarak yılda kaç konser veriyor? Türkiye’nin yanı sıra Amerika, Japonya, Çin ve birçok Avrupa ülkesinde, yılda ortalama 100 (yüz) konser veriyor (Bu ne büyük bir emektir, bilmeyene anlatılamaz!) ve her konserinde “Türk piyanist” olarak her ülkede bayrağımızı onurla dalgalandırıyor.
Bunca yoğun konserlerinin arasında o, akıl almaz bir üretkenlikle çok değerli eserler besteliyor. (Olur şey değil...) Birçok ülke ona eserler ısmarlıyor, elliden fazla ülkede onun eserleri seslendiriliyor.
(Dünyanın parasını ödeseniz reklam firmalarına, hiçbiri onun yaptığı kadar etkili tanıtımını - reklamını yapamaz Türkiye’nin.) Ve biz, böyle değerli bir insandan takdiri, sevgiyi ve övgüyü esirgiyoruz.
Fazıl Say, bu toplumun yetiştirdiği olağanüstü bir müzisyendir. Onun yetişmesinde emeği geçen büyük müzisyen ve piyanist Mithat Fenmen, piyano öğretmeni Kamuran Gündemir, besteci İlhan Baran ve yetiştiği ortam olan Ankara Devlet Konservatuvarı, Türkiye’mizdeki profesyonel müzik eğitiminin simge isimleridir. Bu münasebetle, Ankara’nın yanı sıra, özellikle İstanbul ve İzmir konservatuvar ortamlarını, ulusal ve uluslararası değerde sanatçılar yetiştirmiş olan çok değerli eğitimcileri saygıyla anmak isterim.
Ve babası Sevgili Ahmet Say, usta öykü yazarlığının yanı sıra, Türkiye müzik yaşamına çok değerli kitaplar, dergiler, müzik ansiklopedileri kazandırmış bir emekçidir. Toplumumuz, Fazıl Say ve Ahmet Say ile ne kadar övünse azdır.
Ben de övgümü eksik etmeyeyim: Sevgili Fazıl Say’ı ve Ahmet Say’ı tanıdığım için kendimi şanslı sayıyorum.

Sayın bayanlar, baylar,
Fazıl Say, eserleriyle, piyanistliğiyle, sıra dışı kişiliğiyle, bugün yaşayan en değerli insanlarımızdan birisidir. Ona hayranım. Onun değerini bilelim. Ona sahip çıkalım.
Fazıl Say Türkiye’dir, bizim bayrağımızdır.


PROF. MUAMMER SUN
H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı emekli öğretim üyesi, Besteciler, Orkestra Şefleri ve Müzikologlar Birliği Başkanı




İKİNCİ BÖLÜM
"MARTİN LUTHER GİBİ BİR ŞEY ARIYORUM"


İlgi çekici paylaşımlarınızı görmüş ve "bakmak ile görmek" arasında sanatçı sunumunu irdelemek istemiştim.
Bu paylaşımınızda üçüncü defa baktığımda, kendi yüzünü tutan adamı görebildim.








Güzel oyun afişi olur.

Özellikle ilk; kendi yüzünü ağzından tutan adam, ilginçti. Önce bir irkilme, kağıt, medya v.s o kadar çok şey var ki içinde...

Evet ama benim mesleki açıdan ilgimi çeken bütün bu etkenler yüzünden oluşan kişilik bölünmesi. Herkese her ortama ayrı maske...

Sanat ortamınızda neler var bugünlerde sayın Ünal?

Tek kişilik oyun arayışındayım. Devlet tiyatrosundan altı ay ücretsiz izin aldım, "dizi çekimleri aksamasın" diye. Haziranda da emekliyim. Tek kişilik güçlü metin arıyorum. Artık özel tiyatroda ayakta durup arenayı genişletmeyi hedefliyorum.

"Özel tiyatrolarla flört halindeyim" de denilebilir bir yandan.
 
Umarım hedefledikleriniz gerçekleşir.
Ne tarz tek kişiliklerin size uygun olduğu kanısındasınız. Anlatılar, denemeler, yine - komedi, felsefe temelli sanat sunumları, yurtdışı kaynaklı, yerli v.s. Kendi yazı denemeleriniz var mıdır bu bağlamda?

Otobiyografiler ilgimi çekiyor bu ara. "Martin Luther" diye bi karakter var mesala; Hırıstiyanlığın ticartle ilişkilerini ortaya çıkarıp incili Almancaya ilk çevirisini gerçekleştiren kişi. Dinin gerekli olduğunu ve okunamadığı bilinmediği için kolaylıkla nasıl istismar edildiği ile ilgili güçlü bir metin oluşturulabilir mi onu araştırıyorum.
 
Martin Luther'in başlattığı dönüşümü, coğrafyamızda bir biçimiyle başlatan veya başlatmaya çalışan bir karakteri kendiniz yazmak veya yazılmasına önayak olmak istemez misiniz? Daha yerli bir yaklaşım geliştirmek bakımından.
Örneğin Hacı Bektaş Veli

Yakın, evet.
"Yakından değil de uzaktan örnek vererek daha mı iyi olur" diye düşünüyorum? Hemen dernekler filan hareketleniyor. "Yok o öyle değildi" diyenler, "yok siz bilememişsiniz" diyenler filan...
 
Martin Luther: "Cehennemi satın aldım."
Şeyh Bedrettin: "O, bildiğiniz veya anlatıldığı gibi değil"
Hacı Bektaş : "Kabem insan"

Bu veriler yeterli değil midir, iç çatışma endişesi mi var?

O yüzden, ana mesajı hedefe kilitledikten sonra kim olduğu çok önemli değil gibi de geliyor bir yandan.

Celali İsyanlarının isim babası "Celal Baba" ve diğer babailerden birisi ağır bir karakter mi olur?
Onların Spartaküs'ü varsa.
Yoksa felsefi bir dayanağı mı olmalı? İlk filozoflardan bir örneğin Selçuk' ilçesinin - Milet'in filozoflarından biri.
Neden? derken. Bizden sayılırlar...
Tabi fikir alış - verişi, mühim olan etki.

DAHA SONRA

Setteydim cevap vermedim. Tabiki burda asal olan o şahsiyetleri fikirlerini en doğru ve sıradışı anlatım üslubuyla kaleme alan bir tiyatro yazarımız oldu mu, böyle bir oyun var mı, mesele bu?
Sizin bildiğiniz bir tiyatro metni varsa eğer yansıtmak için hareket edebiliriz birlikte.

Umarım diyalogumuzun bu ikinci bölümü ile ilgi uyanacak ve sizinle iletişime geçmek isteyenlar olacaktır!
Burada mühim olan sizin tercihiniz ve özünde neler vermek istedikleriniz. Kanımca yerli bir Martin Luther arıyorsunuz?

Örnek olarak o geldi aklıma ilk... Hitler de diğer bir örnek olabilirdi. "Adolf" adlı oyun oynanıyor şu anda. O yüzden ilk Martin Luther geldi anlık...

Burada aşmak istediğiniz toplumsal engeller midir, bir kişinin tanıtımı mı?
Anladığım kadarıyla "Toplumsal Sorumluluk Projesi" geliştirmek amacındasınız ve belki karma - kurmaca bir karakter bile yaratılabilir mi bu bakımdan?

Pardon telefon gelmişti.


Rica ederim. Oturduğu yerden takip eden birisiyim zaten...

Burda bir kişinin tanıtımını yapmak reklam sektörüne adım sayılır, benim amacım yansıtmak. Ayna tutmak "aaa bak biz de bu yalanlara inandık, kandık" dedirtebilmek, yaşadığımız toprağa katkısı olucak şekilde bunu yapmak...

Böylesi sorunlarda "yerine ne koyacağınız" önemli kanımca?
Yalanların yerine ne koyacağız?

Çok kolay; kandırılmamak için okumayı koymak gerek yaşantılara. Mesela Martin Luther'in incili Almancaya çevirmesi bu yüzdendi.
İnsanlar okusunlar ki kitabı her söylenen yalana inanmasınlar. Ayrıca okumaktan kastım sadece kutsal kitaplar değil. Sürekli okumak, okuyabilmek, bilgilenmek, öğrenmek... Bu aşkı aşılamak.

İzninizle bu bölümü eklemek isterim. Umarım zihninizde canlanan pırıltıları hisseden bir ekip sizi anlar ve bu arzunuz gerçekleşir.

Teşekkürlerimle, sevgiyle kalın!
Tabiki burda asal olan; o şahsiyetleri, fikirlerini en doğru ve sıradışı anlatım üslubuyla kaleme alan bir tiyatro yazarımız oldu mu, böyle bir oyun var mı, mesele bu?