DİYALOG MÜZESİ

ALİ GÜNVAR İLE

259. DİYALOG
SANAT O KADAR GÜÇLÜ DEĞİL


Diyaloları takip edebiliyor musunuz, ilginizi çekiyorlar mı?

Maalesef pek takip edemiyorum.

Önersem, bundan sonraki günlerde zaman ayırır mısınız ve ne tür daha ilgi çeker sizce?

Zamanım olduğunda bakarım.

Teşekkür ederim. İyi akşam dileklerimle.


DAHA SONRA

 
19 Mayıs'ın sizin için anlamını yazışabilir miyiz?

Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı sayılabilir. Aslında Bandırma Vapuru'nun İstanbul'dan ayrılış günü olan 15 mayıs daha doğru...

Ricatlar kitabını kapak yaptığınızı görüyorum, vermek istediği nedir?
Detaylar sizce de önemli midir?

Benim son şiir kitabım. Şiir kendisini verir tat alabilene...

En son paylaşımınızdaki "teferrüç..." tarzı mı yazarsınız genellikle?

teferrüç eyleyu vardım, sabahın sinleri gördüm.
karışmış kara toprağa, şu nazik tenleri gördüm

çürümüş toprak olmuş ten, sin içinde yatar pinhan
boşanmış damar, akmış kan, batmış kefenleri gördüm

yıkılmış sinleri dolmuş, evleri belirsiz olmuş
kamu endişeden kalmış, ne düş var halleri gördüm

yaylalar yaylamaz olmuş, kışlalar kışlamaz olmuş
bar tutmuş, söylemez olmuş, ağızda dilleri gördüm


Alır okursanız nasıl yazdığımı görürsünüz... Ben yazdıklarımı açıklama adetinde değilimdir. Paylaştığım Yunus Emre'nin bir nefesi... Kendi şiirilerimi de facebook'ta paylaşmam.

Şiirden diğer sanat dallarına geçiş önerileriniz nelerdir, oldukça fazla şair/kendini şair zanneden olunca?

Şiir her türlü dilin ruhudur ve temelidir. Diğer sanatlar da dil oluşturduklarına göre, onların da ruhu şiirdir.

Şair bolluğu sizi de rahatsız eder mi, yazmak isteyen arkadaşlara başka edebiyat dalları önerir misiniz?

E
ğer yeteneği yoksa bu işle uğraşmamasını öneririm. Böyleleri de epeyce fazla, bugünün edebiyat dünyasında.
Zaman en iyi seçicidir.

Zamanın böylesi değerli olduğu günümüzde nasıl bir yönlendirme olmalı. Gençlerimizin kendilerini ve içlerindeki sanatı bulmaları için ne önerirsiniz?

S
anırım zaman kişinin kendisini bulma çabasından daha değerli değildir. Denesinler ama denerken de kendilerini kandırmasınlar yani kendilerine karşı dürüst olsunlar.

"Şiiri ve şairleri eleştirirsem dışlanırım" endişesi taşır mısınız."Özellikle günümüzde arabesk bir şair salgını olduğu" savına katılır mısınız?


Hayır öyle bir derdim yok. Dışlanmaktan da korkmuyorum. Doğruyu yaptığıma inanıyorsam neden endişe duyayım? Arabesk güzel bir şeydir mesela Shumann uygulamışsa... ama günümüzdekiler arabesk değil zavallı.

Sanat fikrinin zihinlere aşılanması için şimdiye kadar ne tür çabalar içinde oldunuz?

Sanatımı doğru dürüst yaptım sadece.
En iyi şey örnek olabilmektir.
 
Kendinizde bulduğunuz ihtişam nedir? "Her insanda olabilir" dediğiniz yönünüz hangisidir?
 
Hiçbir ihtişamım yok. Ben sadece dervişim. Ayrıca ihtişam peşinde olmayı da sevmem.

"Dervişlik değildir tac ile hırka" mı, "derviş taşır taşınamaz yükü mü"? Kendinizi kültür taşıyıcısı gibi hisseder, sorumluluk duyar mısınız?

Tac ile hırka olmadığı kesin. "Kültür taşıyıcısı olmak" gibi bir derdim olmadı ama alabilecek olana vermeyi her zaman sevdim.

Ok. Sizce, tecrübelerinize de dayanarak gelecek nesillere aktarılması gerekli en mühim kültür değerlerimiz nelerdir?

Dilimiz.
Ona çok özenle bakmalıyız. Dil en önemli kültürel değerdir.

Arap, Fars veya Batı kültür ve dillerinin Türk Dili'ni zorladığına inanır mısınız?
Günümüze kadar gelmeyi başaran dilimizin geleceğini nasıl öngörürsünüz?

Bunlara "aynı hinterlandı paylaşan diller arası alışveriş" diye bakmak gerek.

Diğer Türk Lehçeleri (Kıpçak, Kazak, Azeri, Türkmen, Özbek v.s.) ile daha organik doku ilişkilerini önemser misiniz?
 
Dil hinterlandıyla birlikte yaşar. Onu saflaştırmaya çalışmak içine kapalı bir toplum olarak kalmayı getirir ki bu çok tehlikelidir. Son iletişim olanaklarıyla dünya genişliyor. Bu durumda ben Ezra Pound'un şiire ve dile yaklaşımından yanayım. Cathay'i yazabilecek - açılıma sahip olmak gerek

Anadili Türkçe olmayanların Türkçe bir şiiri anlamaları mümkün müdür ve Karacaoğlan?

Bir ölçüde mümkündür. Aslında Ortaçağ Trubadur Şiirleri ile Karacaoğlan arasındaki yakınlık bizim Karacaoğlan'a yakınlığımızdan daha fazladır.

Sadeliği mi aşk imgesi mi daha ilginizi çeker?

Aşk imgeden öte dindir.

"Ozanlığına kutsalı karıştırmadığı" fikrine katılır mısınız? (Biricik olması bakımından)

Ama Karacoğlan şairliğine kutsalı karıştırmıştır. Mesela "elif diye" şiiri adı elif olan bir kadına mı yazılmıştır yoksa Allah'a yazılan bir allegorik şiir midir? (Bu cevabı kaçırmışım özür dilerim bendeki Karacaoğlan'ın "elif'i" daha çok sanat ruhudur)

"Diğerlerine nazaran en az" diyebilir miyiz bu durumda?

Ortaçağ şiiri alegorik ve metaforiktir. Dolayısıyla diğerlerine göre daha az ya da fazla demek çok zor...

Türk Dilinin bilim dili olması zor olduğuna göre, sanat dili olabilmesi için daha neler yapılmalıdır?

Türk Dili müthiş bir bilim ve sanat dilidir aynı zamanda. Ben dilimle mağrurum.
Fransızcadan da İngilizceden de daha gelişmiş bir dil yapısına sahip olduğumu biliyorum.

Bilimsel kelime ve kavramların neredeyse tamamlandığı düşünüldüğünde: "Felsefeden bilime geçerken sanatın etkisi de düşünülerek toplumumuza ve Türkçe sevenlere kendi dilleri ile neler söylenebilir?

Eğer Osmanlı Türkçesini yitirmemiş olsaydık çok daha kolay olurdu ama bu haliyle de Türkçe sadası ve edası son derece yüksek bir dildir.

Yukarda bir soruyu es geçtik sanırım. Diğer lehçelerimizle ilişkiler nasıl geliştirilebilir. Osmanlıcadan kurtulmak isteyenlerdenim şahsen. (Gülümseme)

Sanırım sosyal ilişkiler gelişmeden diğer lehçelerle ilişkilerin yeterince kurulabilmesi mümkün değildir. Osmanlıca diye bir dil yoktur zaten.
Osmanlı Türkçesi vardır ve bir hinterland dilidir.

Bendeki izlenim, diğer lehçeler bize doğru uzanıyorlar fakat aradaki bu Osmanlıca ve benzeri duvarlar engelliyor... Ne dersiniz bu konuda?

Bence bu çok doğru değil. Azeri Lehçesinde bizden çok daha fazla Arapça ve Farsça kelime vardır.

İslam Dini ile kültürümüze giren Arapça ve Farsçadan nasıl kurtulabiliriz, din ve inançların gelecekte yerinin olduğu kanısında mısınız? Bilimsel düşünce dini inançları bir gün yok etmeyecek mi veya inançlar nereye kadar?

Ben bir Müslümanım ve dinin benim için çok ötede bir yeri vardır. "Bilimsel düşünce dini inançları yok etmez aksine pekiştirir" diye düşünüyorum. Kaldı ki düşünme yöntemlerinin bile kaynağı inançlardır.

100 sene önce bulunup bugün milyonlarca delil ile ispatlanan "Evrim Gerçeği" gibi bilimsel bir gerçeğin karşısında din daha ne kadar dayanabilir?Adem'in ilk insan olduğuna inanmak doğru mudur, sorun nasıl çözülecek?Cesaret mi, eğitim mi?
İnanç tartışmasına dönüştürmek istemem tabii fakat dilimizin korunup geleceğe kalabilmesi için çabaları merak ediyorum.

E
vrim Gerçeği?
Eğer en düşük hayat biçimini tek hücreli ve en yüksek hayat biçimini de insan olarak kabul edip arayı doldurmaya çalışıyorsa dinden ödünç aldığı bir şemayı pekiştirmiş olmuyor mu?

Hayır.

Ben evrim teorisinin liberalizmin ve vahşi kapitalizmin bir uzantıssı olduğunu düşünüyorum.

Evrim bütün canlıların ortak geçmişinden bahseder ve canlıları üstün veya ast diye ayırmaz.

Maalesef ana şema buysa pek inandırıcı değil.

Alaska Kurbağası'nın bizden daha üstün bir yönü vardır örneğin... Doğa canlıları mikro/mikroskobik ölçekte evirmiştir.
Hiçbir kutsal metinde de bu gerçeğe dair bir cümle bile yoktur.Her şeyi bilen bildiren tanrı bunu bildirmez.

Ben evrimi bir mükemmelleşme olarak almıyor kemalat olarak düşünüyorum. "Kemalat" kavramı tasavvufun en ciddi çözümüdür kanımca. Bir bilim fanatiği değilim. Lakin Emile Zola tarzı bir din düşmanlığına da hiç yandaş olmadım.

İnsan-ı Kamil' lerden bahsedilir ama o onların düşünce dünyaları sürekli inançlarla çevrilidir. İnançtan felsefeye - sanata ve bilimsel düşünceye geçen bir tek tanesi bile yoktur.Geçenler zaten dindışı ilan edilir.

İ
çine girmeden bilinemeyen bir konudur tarikat ve insa-ı kamil konusu...

Ordan geçip geldiğimi söylesem inandırıcı olabilir miyim? Alevi Ocaklarından tutunda Nakşibendi tarikatlarına kadar çoğunu okudum ve içlerinde de bulundum. Şu sorunun cevabı neden yoktur dinde: "Evrim bilimsel gerçeğine cevabınız nedir, inkar etmeden cevap verin lütfen"! Benim bir cevabım var ama burada söylemeyeceğim Allahüssamed.

Evrimin kabul edilmesi ya da reddedilmesi din açısından bir şeyi değiştirmiyor ki

Peki bu bir dayatma değil midir veya kandırmaca?

Bu konuda Ahmet Avni Konuk'un Fususül Hikem'deki ilgili bölümlerini salık verebilirim, evrim elbette vardır ama tekamül / mükemmele doğru değil kemale doğrudur. Fusus ül Hikem Tercüme ve Şerhi.

Dinin siyasellaşması/ fundamentalizm sizce de sorun değil midir?Din adamlarının sanat, sanatçı ve sanat aletlerine antipantilerinin sebebi nedir?

Bunlar geçici sorunlardır. Allah dinini kimseye bırakmaz. Ayrıca ben şair olan pek çok din adamı biliyorum. Örneğin Şeyh Galip, Fuzuli, Baki...

Fusus'da vahdet-i vucut verilirken Bedreddin'in bahsettiği "o sizin bildiğiniz hak hak değil cennette cennet" sözüne geliyoruz."Hakkı tanımadan alınan din dersi insanı Haktan uzaklaştırır" der Bedrettin ve asılır...
 
Şeyh Bedreddin Hazretlerinin Varidatı çok şûmullü bir kitaptır ve ilahi varidattır. Ancak bu yolda başını veren çok mümin de vardır: Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan Abdal... Muhyiddin-i Arabi ve Şems-i Tebrizi de.

 
O aşamayı nasıl aşacağız? Toplum olarak aşılabilir mi, bireyler mi önder olmalıdır?

Mezheplerin va'zettiği İslam'dan peygamberin va'zettiği İslam'a dönerek. Ancak bugünün toplumları bunu yapabilecek durumda değiller. Mezhepler devlet ideolojileridir... Oysa bugün heterodox olarak kabul edilen İslam daha anlamlıdır bu hususta.

İnanç içinde çözüm öneriyorsunuz bu durumda?Fakat durum malum, ortalık kan gölü, inananlar birbirini acımasızca boğalıyorlar menfeat için..?İran veya Suudi Arabistan ikna olabilir mi, yok olmadan..?

Onları orada tutan güçlerin kimler olduğunu sorgularsak daha iyi olmaz mı?

Veya asıl soru: Eskinin çatışmacı komünizm dinciliğin içine mi sızmıştır? Papalık müessesi nasıl varlığını sürdürebiliyor?

Siz de söylüyorsunuz işte...
dincilik... mesele tam da bu, ben dindarlıktan yanayım.
P
apalık müessesedir. Müesses din, din değildir.

Ayrıştırabilsek ne mutlu bize fakat sorun tam da burada dincilik hakim oluyor. Duygular ağır basıyor.

Maalesef 19, 20 ve 21. yüzyıllar bilginin cehaleti giderek daha fazla arttırdığı yüzyıllar oldu. Bugünkü IŞID'i doğuran da İslam içindeki katı bilimselci yaklaşım aslında.

En küçük teferruat bile ayrışmaya neden olabiliyor. İnsanlar dindaşlarını kolaylıkla dinden çıkarabiliyor, ötekileştirip hayatı çekilmez kılabiliyorlar. Sorunun inançlar içinde çözülmesi imkansızdır. Laik düşünce bunun için vardır, kanımca.

İnsanlar birbirlerini ötekileştirmeden örgütlenemez durumdalar... maalesef... Ancak laik düşünce bunun için var değildir kanımca. Laikliğe sanırım kaldırabileceğinden çok daha fazla bir anlam yüklüyorlar.

Son olarak, insan duygularının tatmininde sanat değerlendirilebilir mi, nasıl? (Dincilikten kurtulmak için)

Sanat bu kadar güçlü bir şey değil Erkan Bey... (Diyalogun Başlığı)
Sanırım öncelikle korkularımızla yüzleşerek sanrılarımızdan kurtulmamız lazım.

Katkınız için teşekkür ederim. Korkulardan arınmış bir dünya dileklerimle. Ayrıca 800 sene önce yaşamış, bedel ödemiş bilgelerimize de saygı ve selamlarımızla.

Estağfirullah, sizinle konuşmak güzeldi. Zaten birbirimizi ötekileştirmeden konuşursak sorun daha kolay çözülür gibi geliyor bana...

"Küresel düşünmeyi de ekleyelim" derim (gülümseme)

O zaten ekli ve yerli yerinde duruyor

Saygılarımızla efenim. İyi ki varsınız.

Bilmukabele, iyi geceler.




EK 1: Ezra Pound (1885-1972)

Ezra Pound bu yüzyılın en etkili şairlerinden birisidir. 1908’den 1920’ye kadar Londra’da yaşamış ve hatta sekreterliğini yaptığı William Butler Yeats ve Waste Land (Çorak Ülke) adlı eserinin editörlüğünü yaparak geliştirdiği T.S. Eliot dahil  bir çok yazarla ilişki kurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya arasında bir bağ oluşturuyor, Harriet Monroe'nun önemli Chıcago dergisi olan Poetry’de yardımcı editörlük yapıyor ve imgecilik adı verilmiş yeni şiir ekolünü yayınlıyordu. Bu akım açık ve oldukça görsel bir sunuşu savunuyordu. İmgecilikten sonra çeşitli şiirsel yorumları da yaydı. En sonunda İtalya’ya taşındı ve orada kendini İtalyan Faşizmi'nin içinde buldu.

Pound imgeciliği mektuplarla, denemelerle ve bir antolojiyle daha da ilerletti. 1915’te Monroe’ya yazdığı bir mektupta “klişeler ve belli cümleler”den kaçınan, modern ses veren görsel bir şiiri tartışır. 1913’te yayınladığı A Few Don'ts of an Imagiste (Bir İmgecinin Yapmaması Gereken Birkaç Şey, 1913)'de “imge”yi “bir zaman biriminde zihinsel ve duygusal bir karışım sunan” şey olarak tanımlar. Pound’un 1914’te yayınladığı 10 şairi kapsayan Des Imagistes (İmgeciler) adlı antolojisi William Carlos Williams, H.D. (Hilda Doolittle), ve Amy Lowell gibi  önde gelen imgecilerin şiirlerinden örnekler içerir.

Pound’un ilgisi ve okudukları evrenseldi. Uyarlamaları ve bazen biraz kusurlu ama çok iyi çevirileri modern yazarlara çeşitli kültürlerden yeni edebi olanaklar tanıttı. The Cantos adlı hayatının eserini ölünceye kadar yazdı ve yayınladı. Bunlar çok iyi bölümler içerir ama çeşitli devir ve kültürlerden olan edebi eserlerden üstü kapalı bahsetmesi bu yazıları çok zorlaştırır. Pound’un şiirleri en çok açık, görsel imgeleri, taze uyakları ve erkeksi, zeki, alışılmamış dizeleriyle tanınır.  Örneğin, Canto LXXXI’deki “Karınca kendi ejderha dünyasında bir insan başlı attır,” veya Japon haikudan esinlenen şiirlerinde,  örneğin In a Station of the Metro (Metronun Bir İstasyonunda, 1916) adlı şiirinde:

The apparition of these faces in the crowd;
Petals on a wet, black bough.


Link: http://library.uoregon.edu/ec/e-asia/read/cathaypound.pdf

 

EK 2: Ali GÜNVAR

 

1953 yılında İzmir'de doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesini bitirdi (1978). Üç sayı süren Üç Çiçek dergisinin kurucuları arasında yer aldı (1983). 1986da arkadaşları ile birlikte kurduğu Şiir Atı Yayıncılıkta Şiir Atı kitaplarını yayınladı. Şiir ve yazıları 1978den itibaren Birikim, Yazko Edebiyat, Yazko Felsefe, Yazko Çeviri, Gösteri, Oluşum, Üç Çiçek, Poetika, Şiir Atı, Yedi İklim, Kitap Zamanı ve Est et Non gibi dergilerde yayımlandı. Üç şiir kitabı var: Çarpık Hüzünler Kantatı (1984), Anthropomorpus (1987), Eyzan (1997). Günvar'ın yirmi yıllık 'dalınç’tan derlediği şiir - kuram yazıları, ‘şairin bâtınî yolculuğu'nda uğradığı durakları imlemesi bakımından özgül ve özgün...

 

 
 
 

Şiir: Çarpık Hüzünler Kantatı (1984), Anthropomorphus (1987), Eyzan (1997), Nisyan/Rapsodi (2002)

Deneme: Doğru Yazılar (1999).

 
Şiir hiçbir amaca hizmet etmeyecek
Ali Günvar'a şiir, ustalık, kendi şiirleri ve Türk şiiri üzerine sorular sorduk o da sadrını açtı.
Ek'in Kaynağı: http://www.kaknus.com.tr/new/index.php?q=tr/node/250


EK 3: Ali Günvar Şiirini nerede konumlandırıyor ve şiirinin yapı ustalarını kimler görüyor?

Öncelikle bazı kavramları sanırım, açmak gerekiyor. “Ali Günvar Şiiri”, “Necip Fazıl Şiiri”, “Nazım Hikmet Şiiri” vs. tamlamaları şairin kendisi için kullanması bana çok büyük bir kibir gibi geliyor. O nedenle “Ali Günvar Şiiri” yerine “Ali Günvar’dan sadır olan (çıkan) şiirler” demeyi tercih ediyorum. Meseleyi bu biçimde koymamın bir nedeni var hiç kuşkusuz. Açıklamaya çalışayım: Şiir, dilin sınır boylarındaki uç beyliği alanlarında yer alan bir olgudur. O bakımdan şairi, bu alanlarda dolaşırken susuzluğunu şiir olgusunun gözelerinde tatmin eden ve o gözelerden içtikçe kendini daha iyi hissederek, deneyimlerini dile döken bir seyyah gibi görüyorum ben. Zaman zaman yolları birileriyle çakışınca onlardan yol sorsa da bütün uçbeyliği alanlarını tek başına dolaşmak ve oralardan sınır ötesine geçmeyi ve yeni seferler düzenlemeyi kendi bünyesinde gerçekleştirmek zorundadır her zaman.

Bir diğer deyişle “şairin ustaları” olmaz ama şiirdeki serüvenleri sırasında durup yol, iz sorduğu başka şairler vardır. Bu yol, iz sorma olgusu yaşa bağlı olmayıp ya o kimselerin yazmış olduğu eserleri ciddiyetle etüt ederek veya onlarla arkadaşlık ederek yapılabilir. Ancak şiire sanatkârlık anlamında bir usta çırak ilişkisi yüklemenin ne ölçüde doğru olacağını kestiremiyorum. Zira düşünce ve duygunun sınırlarında ve keşfedilmemiş alanlarında güvenli bir biçimde dolaşabilmek ve serüven yaşayabilmek için usta / çırak (mürşit / derviş) ilişkisi gereklidir. Bu da çok ciddi bir gönül eğitimi demektir. Bu manada salt şairlik çok büyük riskler taşır. Kişiyi ya medya tarafından aşırı büyütülmüş isimlerin arkasında kalan hamlıklara mahkûm eder ya da bir türlü oluşamamanın getirdiği şizofren cezbelere…

Ben de bazılarına yol/iz sordum elbette ama onların tariflerini kendi süzgeçlerimden geçirmeden uygulamadım. Yol sorduklarım arasında aklıma geliveren isimlerden Hz. Mevlana, Yunus Emre, Nabi, Niyazi Mısrî, Baki, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Taşlıcalı Yahya, Hilmi Yavuz, Shakespeare, John Done, Ezra Pound, T. S. Eliot, Verlaine, Baudelaire, Hulusi Özoklav, Osman Hakan A., Vural Bahadır Bayrıl, Şavkar Altınel’i zikredebilirim ama daha önce de söylediğim gibi bu isimleri ustalarım olarak değil yol ve iz sorduğum isimler olarak saymaktayım.

Şiir yazmaya başladığınızda şiirdeki toplumcu gerçekçi anlayış sizi ne kadar etkiledi?

“Toplumcu gerçekçi” anlayış aslında kocaman bir balondur. Nitekim sonunda da patlamıştır. Şimdi bu garabeti savunmak Özdemir İnce fasilesinden birkaç müteşaire kalmıştır. “Toplumcu gerçekçi” nitelemesi başlı başına çelişkilerle dolu bir tanımdır aslında. O nedenle belki de hapse atılma korkusuyla uydurulmuş bu saçma sapan deyimi kullanmayıp adam gibi “sosyalist gerçekçilik” terimini kullanmak sanırım daha doğru ve anlamlı olacaktır. “Sosyalist gerçekçilik” ise, çok net olarak, Marksist sınıf analizlerinin getirdiği siyasal bakış açısını esas alarak edebiyata bakmak ve bu ideoloji doğrultusunda edebî değerlendirmeler yapmak anlamına gelir ki bazı ufuklar açmış olsa da nihayetinde son derece sınırlayıcı bir etkisi de gözlenmiş olan bir akımdır bu.

Bizdeki “sosyalist gerçekçilik”e gelince, bu edebiyat tarihimizi de doğrudan ilgilendiren bir konular silsilesinin garip bir halkasıdır ve oldukça üzücü bir serüvendir. Zira sosyalist gerçekçiliğin toplumsal yapıda anlamlı bir karşılığı da yoktur. Batılı anlamda bir sınıfsal bölünme olmadığı gibi, ciddi bir burjuva ideolojisi ve buna karşılık bir işçi sınıfı ideolojisi de gelişmemiş ve toplumsal bir kabul görerek tartışma platformuna oturmamıştır. Ayrıca böyle bir oluşumun zorunluluğu da oldukça kuşkuludur. Dolayısıyla bizim sosyalist gerçekçilik savunucuları daha işin başında taban yoksunluğuna mahkûmdurlar. Bu da onların onulmaz hastalığıdır zira sosyalist gerçekçiliğin olmazsa olmaz koşulu olan toplumla aynı düzlemde ilişkiye girme ve elitizmden uzak durma zorunluluğunu asla uygulayabilme fırsatı bulamamışlar ve maatteessüf koyu bir elitizme yuvarlanmışlardır.

Böyle bir gelişmenin nedeni de Osmanlı kültür ve anlayışının 70’li yıllara kadar sirayet etmiş olması olsa gerektir. 70’li yıllara kadar Türk edebiyatı, modernleşme adına, yalnızca Osmanlı kültür yapısı içinde üretilen müktesebata karşılık bulma çabası içinde olmuştur. Bu anlamda bakıldığında, ‘birinci yeni’nin Moralı Vehbi’den, ‘ikinci yeni’nin Servet-i Fünun şiirinden “sosyalist gerçekçi” şiirin son aşaması olarak ulaştığı Yeni Türkü akımıyla Tanzimat şiirinden çok ciddi bir farkları yoktur. Aradaki ünik birkaç ismi saymazsak, genel eğilim olarak Türk şiiri 70’lere kadar, Tanzimat Dönemi ile karışık, Osmanlı müktesebatını korumuş ve ancak 80’li yılların şiiriyle moderniteyi tanımıştır. Belki bundan sonra bir sosyalist gerçekçilik akımından söz edilebilecektir ama bu güne kadar “sosyalist gerçekçi” olduğunu iddia edenler karikatür düzeyindedirler.

Dengeyi şair değil şiir kurar Şair toplum ile birey arasında denge kurar mı?

Şaire toplumla birey arasında denge kurma misyonunu yüklemek kanımca çok fazla bir şey. Ama şiirin benzer bir misyonu olabilir. Benzer diyorum; çünkü “toplumla birey arasında denge kurma” işlevinden ziyade birey bireyliği ile toplumsallığı arasındaki dengeyi kurmada şiirden çok ciddî bir biçimde yararlanabilme imkânına sahiptir.

Ancak bu bir kural değildir. Bir diğer deyişle, kişi bireyselliğiyle toplumsallığı arasında ille de şiir yoluyla ilişki ve denge kuracak diye bir şart yok elbette. Aslında şiire bu tür işlevler ve görevler yüklemek ne ölçüde doğrudur bilemiyorum. Zira insanın nazmı bulmasından ve kullanmaya başlamasından bu yana şiir öncelikle iletişimin önemli bir boyutunu nazım yoluyla kurmuştur.

Lakin bugün saf şiire (poésie pure) her devirden daha yakın olduğumuzu düşünüyorum ben. Zira şiir geçmiş dönemlerin PR çalışmalarının yükünden ve toplumu etkileme işlevinden kurtulmuş ve asli işlevi olan dilin sınırlarını genişletme, kapsamını sonsuza taşıma işlevini daha da özgür bir biçimde sürdürmeye başlamıştır. PR ilişkisi burjuva devrimi ve oraya giden süreç içinde zaten roman tarafından devralınmıştı. Slogan üretme yükü de internet tarafından şiirden alınmış ve şiirin önü sonsuza kadar açılmıştır. Dolayısıyla artık şiirin “ne ya da kim için” olduğuna dair sorular anlamsızlığa düşmüştür. Bu durumda sosyalist gerçekçilik bağlamında şiir yazma çabası da boşuna bir uğraşı olma durumuna gelmiştir. Zira gerçeklik dediğimiz şey de dinamik ve değişken bir karakter kazanmış, tek ve tartışılmaz diye niteleyebileceğimiz halden uzaklaşmıştır. Bu durumda toplumla birey arasında denge kurma hayali de büyük ölçüde suya düşmektedir zaten.

Toplumcu-gerçekçi şiirin açmazları olduğunu düşünüyor musunuz? 

Sosyalist gerçekçi anlayışın temel açmazı yukarıdaki soruda açıkladığımız durumdan kaynaklanmaktadır. Sosyalist gerçekçilik, tüm tarihselci anlayışlar gibi, toplumu ve zamanı oluşturan ilişkileri değişmez ve durağan kabul eder. Bu nedenle de yalnızca “toplumsal” olduğunu düşündüğü olguların edebiyatın konusu olabileceğini; bireysel olanın da ancak ve yalnız toplumsallığın örüntüsüne uygun olduğu sürece edebiyatın bir parçası olabileceği tezini öne sürer. Oysa dilin, bizatihi ve tanımı gereği, toplumsal bir fenomen olduğunu ve bu fenomen içinde söylenebilecek her sözün zorunlu bir biçimde toplumsal olacağını bir türlü anlamak istemez. Aslında bireysel olan her şey aynı zamanda toplumsaldır. Zira toplum, tanımı gereği, bireye bağlı olduğu gibi, birey de tanımı gereği topluma bağlıdır. Biri olmadan diğerini tanımlayabilmek imkânsızdır.

Şiir çözüm sunan bir eylem midir?

Şiir sebep sonuç ilişkilerinin alanında bir faaliyet değildir. Salt bu nedenle çözümler sunması mümkün değildir. Ancak, oluşturduğu mekândan çok farklı perspektifler ve görünümler verebilmesi hasebiyle insan zihninde çözüme ulaştırıcı hareketlenmeleri tetikleyebilme gücüne sahiptir. Bu anlamda, şiirdeki mekân ve o mekândan evrene açılan pencereler çok önemlidir. Oysa sosyalist gerçekçiler şiiri -daha da genelde edebiyatı- böyle bir alan sanarak bu alandan propaganda yoluyla yararlanmak istemişlerdir. Aslında bu sadece sosyalist gerçekçilerin bir handikabı değildir. Edebiyatı propaganda aracı olarak görmekten daha öte bir ufuk gözetmeyen tüm siyasal ideolojiler aynı malûliyete sahiptirler.

Bütün tarihselci bakış açıları, edebiyatı aynı biçimde ele alır ve edebiyata, nihai olarak mesaj odaklı bir görüşle yaklaşırlar. Oysa mesaj edebiyat eserinin olmazsa olmazı değildir. Edebiyat eseri hiçbir mesaj vermeden de pek âlâ edebiyat eseri olabilir. Hele şiir için bu çok daha açık ve belirgin bir niteliktir. Zira aslolan dilin kodlarıdır. Bu kodlardan hareketle dil, bir iletişim olması hasebiyle, kendi mitoslarını oluşturur. Ve bu mitosların kurgulanmasından oluşan mesajlar ile iletişim sağlanabilir.

Şiirde metafizik öğretiyi nasıl konumlandırıyorsunuz? Metafizik öğreti tamlamasıyla dini ve tasavvufu, bir diğer deyişle, manevî yolu mu kastediyorsunuz?

Eğer öyleyse öğreti, -malum- doktrin kelimesinin karşılığıdır. Manevî yolun metafizik (fizik ötesi) olma özelliği vardır ama bu onun özelliklerinden yalnızca biridir. Zira manevî yolda olan kimseler için “maddî olan da manevîdir”. Şiir ise manevî yolculuğun dışavurumlarından biridir.

Özellikle, örneğin Muhyiddin-i Arabî’nin yazılarında kritik noktalarda kapsayıcı ve açıklayıcı beyitlerle karşılaşırsınız. Bu beyitler kalbinizi ve zihninizi, konu hakkında, birden bire aydınlatıverirler ve -daha önce bir başka yazımda da belirtmiş olduğum- hidayet anı gerçekleşiverir. (Burada hidayet kelimesini Arapçadaki “huda – gün içinde eşyanın gölgesinin olmadığı tam aydınlanma hali” anlamıyla kullandığımı belirtmeliyim.) Kuran-ı Kerimin de inzal olduğu dönemde, (“inzal” kelimesi Arapçada aynı zamanda “dölleme” anlamına gelir) şiirin çok gelişkin olduğu Mekke civarında, şiir gibi algılanması ve Kur’an’a karşı şairlerle bir muhalefet oluşturulması için gösterilen çabalar rastlantısal değildir.

Zira şiir beşer şuurunun döllenmesidir aslında. Ve bu zaviyeden bakıldığında, konunun doktrin algılamasının çok ötesinde olduğu aşikârdır.

Şair olarak sözcükleri nasıl işlersiniz?

Kelimeler… Bütün cinsleriyle dilin temelini ve kodlarını oluştururlar. Kelimeler öylesine büyülüdür ki kişi dil ile düşünür ve dil içinde düşünür ve ek olarak, dil hakkında da dil ile düşünür. Zira dil olmadan ide, ide olmadan da düşünce mümkün değildir.

Dilin büyüsü de tam da buradadır zaten. Dil yalnızca kendi üzerinde düşünmez aynı zamanda kendini hisseder. Kendine duyarlıdır. Kendi söyleyiş estetiğini yine kendisi kurgular. Bu durumda şaire kendini dilin katmanlarına teslim etmek ve orada bir albatros gibi süzülmek kalır. Fransız şiirinin büyük ustası Baudelaire’in dediği gibi: “Benzeridir şair o bulutlar şehzadesinin / Fırtınayla eğlenip, avcıyla alay eden”…

Kelimeleri atmosfer oluşturacak ve dilin kodlarını zorlayacak biçimde seçerim genellikle bir de müzik çok önemlidir benim için. Hem mısradaki hem de söz dizimlerinin ulaştığı anlamlar ve çağrışımların müziği, duyarlı olduğum hususlardır. Bu konuda sanırım aşırı titizim ve bu verimliliğimi de etkiliyor. Yahya Kemal tavrı gerçekten önemsediğim bir tavır. Behçet Necatigil’in “şiir ishali” dediği illetten çok korkarım.

Son dönemde nefes olabilecek bir şair var mı?

Nefes olmak başka bir husus… Dediğiniz tipte şairler çok az gelir, işlerini yapar ve sessizce giderler. Ama severek okuduklarımın arasında Ali Hikmet Yavuz, Can Bahadır Yüce ve Hakan Arslanbenzer’i sayabilirim.

Saf şiir bulunabilir mi?

Yukarıda da belirttiğim gibi, şiir bu dönemde en saf halindedir. Zira neredeyse bütün yüklerinden arınmış ve salt bir durumda karşımızda durmaktadır. Artık şiirden herhangi bir çıkarsal işlev bekleyen yoktur. Tam anlamıyla dilin sınırlarını genişletici asli görevini yapmaktadır. O nedenle de has şairle müteşairi birbirinden ayırmak çok kolaylaşmıştır.

Artık şiir hiçbir amaca hizmet etmek ve eskiden olduğu gibi PR yapmak zorunda değildir. Şair de kimselere yaranmak için bir çaba göstermek zorunda değildir. Hala bu çabayı göstererek var olma mücadelesi veren kişiler şiiri ıskalarlar.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Bana sorularınızla bu düşüncelerimi belirtme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Muhabbetle.

Ek'in Kaynağı: http://www.dunyabizim.com/?aType=haberYazdir&ArticleID=6155&tip=haber