DİYALOG MÜZESİ

SANALDA GERÇEK DİYALOGLAR

 

 


S O N    O N    D İ Y A L O G:


449. Zahide Özkul İle: On Misli

450. Aysen Avcı İle: Cam

451. Ebuzer Dişbudak İle: Münir Özkul

452. Disipliner Fark ve Karmaşanın Nedenleri

453. Salih Yıldırım İle: Agon

454. Rana Çamlıbel İle: Dinlemek

455. Tesadüf ve Kaçınılmaz

456. Sancı

457. Güray Varol İle
Köşeye Sıkışan Devlet


458. Atakan Eker İle: Sabotaj

Diyaloglarımızın basım, yayımı için artcritics@outlook.com veya yazarganerkan@gmail.com ile iletişime geçiniz!

Sayfa sponsorumuz olmak için yapmanız gereken, kişi veya kurum kodunu ilgili e-mail adresine göndermektir.


Ayşe Lebriz Berkem: En en en aklıma geleni söyleyeyim madem öyle: "Bilim dünyasının çoğu kez ilanlarına - duyurusuna rastlarız değil mi? '... Kongresi' diye. O kongrelerde akademisyenler, bilim adamları, proflar, doçentler v.s. bildirilerini okurlar. Buradaki amaç son gelişmeleri takip edip araştırmalardan tüm bilim dünyasının haberdar olmasını sağlamaktır. DT gibi bir kurum her sene bir konuyu hem kendi hem kurum dışı hem de öğrenci sanatçılara beyin fırtınası estirecek şekilde enine boyuna incelemeye açabilirdi".

Batı bir yanda Doğu bir yanda. Türk Ttiyatorsu nerede? Ya da oyunculuk metodları üzerine eğitmenlik yapanlara yol gösterebilecek bir kongre araştırmalar seminerler dizisi ya da 'yönetmen' zafiyeti içindeyken akademi, akademilerle ortak yönetmen yetiştirmek için çaba sarfedilebilirdi.

Meselemiz uzun. Derdimiz de büyük, sanırım...


Bülent İşbilen: Sistem dışı başlaması sanırım... Daha YouTube' videoları bile  o yokken 5-6 arkadaşın oldu teşekkürler diye bir Facebook' sayfasında başlattığı biraz bel altı, biraz sistemi sorgulayan komedi videoları ile başlayan amatör bir oluşumun eseri Şevkat Yerimdar aslında... Gezi olayları başlamadan önce Beşiktaşlıydı. İlk filminde "sık bakalım sık bakalım" sloganını hem de bir polise... polis ceza yazarken "yaz bakalım yaz bakalım" diyecek kadar da cesur. Ama şimdi Tv'de yayınlanırken televizyonlar o sahneyi kesiyor

Başarısının sırrı adalet duygusu. Öfke kontrolü sorunu var ama adaletsizliğe karşı. Şu an toplumumuzda en aç olduğumuz şeyin yani adaletin savunucusu olduğu için çok sevildi Şevkat Yerimdar.


Dalia Maya: Komik ya trajik, durduğunuz yere / olaya mesafenize göre algınızdır. Algınız size her türlü oyunu oynar. Şimdi burada şunu görmek gerekir: "Bir kişi var, dediğiniz gibi sevgiden değil korkudan hareket ediyor. İkinci bir kişi var birinci kişinin muhattabı durumunda ve belki de üçüncü kişiler var birinci ve ikinci kişiyi izleyen durumunda".

Birinci kişi sevgiden hareket etmiyor. İkinci ve üçüncü kişiler birinci kişiyi nasıl algılıyor ve nasıl tepki veriyor pekiyi, sevgiden mi hareket ediyorlar yoksa korkudan mı?

-Üretimden ve kalıcı eser bırakmaktan zevk alan hatta hayatının özüne / gayesine bunu yerleştirenler için neler söylemek istersiniz, bu bağlamda..?

Kalıcı eser bırakma çabasından vaz geçip (yani odak noktasına eserin kalıcı olması gerektiği kaygısını koymayıp) anın deneyiminde kendilerini ve üretimlerini akışa bırakmalarını öneririm.

Çünkü yaratıcılık kaygılarda değil, akıştadır.

Mihriban Serap Demirağ: Sanat bir objenin - ağacın, dağın, derenin, çiçeğin, insanın v.s. aynını fotograf gibi alıp kaydetmek değildir. Doğada olan her şey tuvale geçerken sanatçının yorumuyla geçer ve o andan itibaren tuvalin objesi, sanatçının elemanı oluverir. Kimsenin bir nesneyi (objeyi) aynen resmetmesi -sadece bu nedenle bile, gerekmez. Her resim yapan doğadan ya da fotograftan bakarak resim yapmaya başlar, fakültelerde modelden resim yapılır. Bir obje ki bu vazo, saksı, insan v.s. olabilir ama yirmi öğrenci aynı modele bakarak resim yapsa, desen çalışsa dahi yirmi farklı iş ortaya çıkar dolayısıyla hiçbiri asla birdiğerinin kopyası olamaz. Doğadan bakarak yapılan resimler de aynı sonucu elde ederiz. Kimse doğayı - yanındaki annesi bile olsa, onunla aynı göremez. Örnek olarak görebilmek için çok fazla kitaba ki şimdi internet' de var, bakılır.Ünlü sanatçıların neler yaptığı, renkleri nasıl kullandığı, özellikle kompozisyonları incelenir. Çokça gerçek sanat galerileri gezilerek sanatçıların eserleri incelenir.

Müge Ceyhan: Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum hatta şu sıralar Viyana ile güzel bağlantılar kurduk bir "kişisel" olabilir. Kıyaslama ile ilgili; şöyle söyleyebilirim, "artık Türkiye'de de iyi kaliteli ve dünyaya açılabilecek sanatcılarımız olduğunu" düşünüyorum fakat ne yazık ki "hala galerilerimizin yeni yeteneklere, gençlere destek konusunda çok cimri ve önyargılı davrandıklarını" düşünüyorum. Ve fırsat eşitliği olmadığı için yeteneklerin köreldiğini, vazgeçişleri bunalımları görüyorum. Çok açık ve net söylersem: Para = sergi ve reklam ve ün... Bu sanat olmamalı.


Kısaca değinmek gerekirse; AngloSakson - Uzak Ada, Hispanik - Yarımada, Türk - Göçebe, Rus - Kapalı, Arap - Bedevi kültürlerinden hangi daha şanslı görünüyor?

Nihat Kopuz: Dediğim gibi, değişen dünya süreki yeniyi getiriyor. Bu değişim biliyorsunuz bugün olan bir şey değil, devamlı değişen bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar artık kimlikte boğulmak, kahraman olmak istemiyor. Bu yeni dünyayı teknoloji destekliyor ve buna imkan tanıyor. Herkesin yazar olduğu, herkesin şarkı söyleyip kendine takipçi topladığı, herkesin bir iki dil bildiği bir dünyada yaşıyoruz artık. Tabi, bizim yaşadığımız ülke bunun neresinde bu tartışılır. Belki biraz Batı'dan... Batılı gözlerle bakıyorum mevzuya. Fakat bu konuya bir kriz olarak bakmıyorum.

Böyle bir dünyada yani insanın daha çok bireyselleşebildiği bir dünyada kimin önde olduğu pek önemli olmayacak Ama Batı Uygarlığı öğretiyor kısacası.

Mustafa Deniz Şahin: Atilla' nın ölümüyle Orta Çağ karanlığına boğulan ve Hristiyanların dini birliği olan Haçlılar, Kudüs'te dinsel ziyaretlerini gerçekleştirmek için Arapların İslam birliğini koruyan asimile Türklerle çok büyük savaşlara girmişlerdir. Yalnız Fransız devrimi ve sanayi devriminin gelişmesiyle birlikte kölelik Avrupa' da burjuva kesimde kaldırılmıştır.

Osmanlı devleti ise bilimde ve sanayide gelişemediği için devamlı güçlenen batıyla savaşlara girmiş ve devamlı küçülerek toprak kaybetmiştir, yalnız asker Mustafa Kemal Anadolu'nun durumunu bilip padişahtan müfettiş olarak Anadolu'yu işgal eden itilaf güçlerinin ve azınlıklarla olan çatışmanın azaltılması için çaresizce yardım etmek mecburiyetindeki padişah Atatürk göndermiştir. Atatürk medeniyetten yana olduğu için kendi insifiyatini kullanarak halkla görüşmeler yapmıştır tabiki bundan rahatsız olan itilaf devletleri görevini yapmadığını öne süren Atatürk'ü görevden almıştır.

Oya Karaege: Yüzleşmek için, kendimle aralayıp sisleri baktım hayatıma; ne gelgitler yaşanmış korkak, karamsar, mutlu, umutlu bazen ezgilerle çoşmuş bazen kendini yormuş tutsak olmuş zamana sürüklenip sığınmış bir limana. Susup beklemiş bazen değiştirmek için yazgısını, sorgulamış yargılamış kendisini.Takılmış bir rüzgarın kanadına. Hayallerle avunmuş, kırılmış, acımış, bazen. Zaman zaman kıskanmış yediveren güllerini, bir dalı baştan başa gonca, bir dalı dökmüş yapraklarını. Bucak bucak kaçarken sevgiden bazen de hoyratça harcamış aşklarını. Anladım ki yarım kalmış hep masallar.

Ey aklım! Deli kalbim, yatıştırma isyanlarımı sitem et, kız, kırıl, kendine nereden seyredersen seyret! Hayatını tamamlanmamış hala içimdeki devrim...

İşte çoğu kadının masalı. Ben camdan kadınları konuşuyorum ama farklı iki pencere.

 
Ragıp Buluç: " Suç şehvetin temel taşıdır ." Marquis de Sade

Tersi düşünülür oysa genellikle. Suçun çekiciliği sanırım veya deneme arzusu... Pekiyi, deneyip tecrübe etmesine rağmen denemelerine devam etmesi nedir? Tiryakilik.

Bir söz daha: "Yatak aşkın mezarıdır". Eski Yunan'da aşk ve tutku ayrı tanrıçalarla temsil edilirdi. ( Afrodit ve Ate ) Bence aşk kadına, tutku erkeğe yakışır. Aşk erkeği budalalaştırır. Tutku ise güçlüleştirir. Aşk ise kadını gizemli kılar. Mona Lisa tablosundaki gibi aşk kadının bakışında ki sevecenlik, dudağındaki tebessümdür.

"Tutkunun Doğuluların sorunu olduğu" fikrine ne dersiniz?

Özellikle Hintliler bunun kitabını yazdılar "Kamasutra" ve uğruna, pozisyon heykelleri ile dolu mabetler yaptılar. Mevlana'nın mesnevisi erotik hikâyelerle doludur. Bizde ise "sevdim alamadım"... türküler, şarkılar hep bu nakarat üzerine. Beraber olduktan sonra nasıl mutlu olursunuz, edersiniz belli değil. Horoz gibi inip binmeyi marifet sanırsınız. Ömrü boyunca orgazm olamamış kadınlarda kusur ararsınız, olur biter.

Şen Çakır: İlkokul dördüncü sınıfı okurken sınıf öğretmenimiz Nimet Hanım ameliyat olmak için gitmişti. Onun yerine Kani Çiçek isimli bir vekil öğretmen gelmişti. Üniversite öğrencisi idi ve "Çapa'da okuduğunu" söylemişti. Hafızamda böyle kalmış. Bir gün sınıfa Orhan Veli'nin kitabı ile gelmişti. "Çocuklar şiir sever misiniz" diye bize okumaya başladı? "Hepiniz birer şiir yazın bakalım, konu serbest" demişti. İlk şiirimi ona yazmıştım.

Sennur Onan: Eğitim şart O zaman diğer ülkelele biraz kendimizi karşılaştıralım. Çok klişedir ama doğrudur. Yurt dışında gezdiğim müzelerde ve galerilerde rastladığım bir şey var. Sizde görmüşsünüzdür. Bir grup öğrenci bir eserin karşısında oturur ve öğretmenleri o eser hakkında çocuklara bilgiler verir. Daha güzeli o çocuklarda eser hakkında kendi fikirlerini söyler. O fikir çok önemlidir. Kendi ülkemizde o çocuğa nasıl bir eğitim verildiğini düşünelim. Gelecek için çok iyi düşüncelerim yok, maalesef.
 
Sanat "sanat" olmaktan çıkıp insani bir gereklilik olduğu zaman hakettiği değeri ve desteği bulacaktır.

Tansel Ezgi:
İtalya'da olduğu gibi özel tiyatrolar özel eğitim kurumları ve buna bağlı olarak devlet TV ve radyolarının bandrol ba'bında destek vermesi, Radyo TV Üst Kurulunun da buna belirli bir bütçe ile destek vermesi gerekir.  Görsel ve duyumsal sanatlarda özel eğitim oluşması ve devletin bu gibi kurumlardan artık arınmasını her zaman söylemişimdir.
 
Devlet, "Kültür Bakanlığı" diye bir yapı barındırıyor bünyesinde fakat bu belirli bir partizanlıktan öteye geçmiyor. Özel tiyatrolara para yok, (... ...)' e 3 trilyon ödenek... Komik bir durum yani.


Tansel Yılmaz: SANATI NE KADAR SEVDİĞİNİZİ NET BİLEMESEM DE BURADAN SİZİ SANATSEVER VE SANATIN HİZMETİNDE KİŞİ OLARAK GÖRDÜĞÜMÜ BİLMENİZİ İSTERİM.

Benim düşüncem.. İnsanın kendisi sanattır, doğuş ve ölümün hiç bir zaman gerçekte bilinemediği .. Ve onun yaptığı her şey sanat diyorum.. Sizi eleştirenler çok yönlü bakamıyorlarsa ve hele ki bu kişiler..Sizin de belirttiğiniz gibi Sanat Camiasındansa düşünmelerini öneriyorum.


Türk Soyut Sanat: Şimdi daha anlaşılır oldu. Yani tam bir ekip işi; "biri eksik olursa iş yarım" demektir, herkes kendi ekibinden sorumludur, sanat grubu ses - ışıkçılar, çekim ekibi, ve yıkım ekibi diye gruplandırılabilir, ben sanat grubundaydım. Önce proje için mekanlar gezilir, seçilen mekanlarda inşaa aşamasında demirciler, marangozlar ve heykeltraşlar hemen hemen beraber çalışırlar, onlar çıktıktan sonra -makyaj gibi düşünün, renk aşamasında biz gireriz mekana, doku renk uyum gibi şeyler üzerinde yoğunlaşılır, bazen kamera ışıklarıyla ortam deneme çekimleri olur, düzeltmeler eklemeler yapıldıktan sonra prop (dekorasyon gibi düşünün) girer ve nerdeyse çekim ekibiyle bereber çalışılır. Yani bir dönem filmiyse çekilen o döneme ait kullanım eşyaları, dekorasyon malzemeleri bazen inşaa edilir, bazen kiralanır ama bu aşama tamamen onlara aittir.

Sonra çekim başlar ve çekim bitene kadar sanat grubundan - proplardan küçük bir grup kalır ve herhangi hasar, ekleme çıkarma işlerini takip eder. Her şey bittikten sonra yıkım ekibi girer ve yaratılan ortam yok edilir.

Ümit Yaşar Gözüm: Sanatçıyı eserleri üzerinden okumak sadece teknik bilgiyi değil aynı zamanda entelektüel yorumlama gücünü gerektirir. Örneğin bir resmi alıp kompozisyon, renk, ışık, fırça darbeleri veya imzasından okumak bir uzmanlık işidir. Ama bu hiçbir zaman bir eleştiri değildir. Ancak bu teknik okumayı sanatçı, dönemi, ekolü, sanat felsefesinin süzgecinden geçirecek sanat tarihi bilgisini ve nihayetinde dilin bütünlüğüne sadık kalarak özgün sanatsal bir metne dönüştürebilmektir.

Resim bir düşünce işidir, başarırsan özgün bir yaratıya ulaşırsın. Çünkü düşünmek kurgulamaktır, iyi bir kurgu güzel bir kompozisyon yaratmasını sağlar ressamın. Güzel bir kompozisyon renk,ışık,figür-desen ve teknik beceri ile birleştiğinde özgün değer oluşur. Burada piştikten sonra başlar sanatçı kimliğine giden yol. Bir dağın zirvesine düşünce taşımak gibi özverili bir yaşamı kucaklamaktır. Eleştirinin ‘ahlakı ve üstün sanatlığı’ üzerine Sanat ve edebiyat eleştirisi yazılı kurallar ortaya konulmamış olsa bile etik kurallar -istisnaları bir yana- hep işleye gelmiştir. Bu yanıyla eleştiri kavramına katığımızda bir çok düşünce ve edebiyat insanı arasından farklı iki ismi anmadan geçmek doğru olmaz sanırım.


Yetkin Yüksel: "Sanatsal sürecin içine girmeye karar verdikten sonra, o sürecin her anında o sürece samimi olmaktır. Sürece kendini adamayla başlamalı ardından yaratıcı sürecin gelişimi için araştırmalı, bu süreç zamanında asla kendine yalan söylememelidir, ASLA.

Asla bilgi çalıp bu benim bilgim dememeli, ardından "yok edici olmamalı", "ben yapıyorum, bunu kimse yapamaz" dememeli ya da bu sanatsal alan hakkında çalışan diğer kişilere zarar vermemeli, konstaryon sağlayarak çalışmalı ve bence sevmeli, sevgiyle yaklaşmalı sanatına.

Tüm bu yazdıklarım deneyimlerim sonucu olşturduğum algılar, doğru olmaya bilir ama benim algım böyle...


Yücel Dönmez: Sanat eseri okumaları olacaktı herhalde çünkü sanatçının her eseri farklı mesajlar içerdiği için farklı yorumlar da çıkarılabilir...

Sanat ve sanatçı aynı zamanda teknolojinin verilerini ve değiştirdiği yaşam şeklini ele almak - gündeme getirmekle de yükümlüdür böyle olduğu için de bugün dijital sanat ve versiyonları da önemli bir hale gelmiştir...

-Sıradan teknoloji uygulamaları (e-mail, fotograf indirme, dosya düzenleme, albüm oluşturma v.s.) dahi becerebilmekte zorlanan, virüs korkusuyla gönderilen linkelere dahi bakamayan sanatçılar gelecek vaadedebilir mi, cesaret için ne önerirsiniz?

Teknolojiyi kullanamayan hangi kesimden olursa olsun, çağdaşlıktan uzak kalır...

Cesaret kendine olan güvenle yaratılır...

 

 

sponsor: (ArtCRİTİCS)